Ocak 4, 2012
“İş Hayatının İp Uçları” Rolümüz Girişimcilik
23 Aralık günü Çanakkale 18 Mart Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin “İş Hayatından İpuçları” konulu seminerinin davetlisi olarak Biga’daydım. Bugüne kadar pek çok Üniversite’den davet almış olmama rağmen. Genç Girişimciler Topluluğu benim davetlerini kabul edip gittiğim ilk gruptu. Korkuyordum, fakat bu gençlerle beraber olmayıda gerçekten çok istiyordum. Ne kadar profesyonel olursanız olun sahne başka bir şeydir, hele bir sürü pırıl pırıl meraklı gence hayat hikayenizi anlatacaksanız korkmalısınızda
Neredeyse 1 yıldır beni her fırsatta arayan Genç Girişimciler Topluluğundan Büşra Tanrıverdi‘nin benim Çanakkale’ye gitmemde etkisi büyüktür. İyiki ısrar etmiş. İyiki gitmişim. Baştan sona titizlikle hazırlanmışlardı. Karşılamadan uğurlandığımız ana kadar Üniversitenin Genç Girişimciler Topluluğu bize inanılmaz özen gösterdi. Hiç bir şey tesadüfe bırakılmamıştı. Yağacak yağmur için şemsiyeler, oturum başlayıncaya kadar ağırlanacağımız yerler, salonun dizaynı, hiç bir aksaklık olmasın diye oradan oraya koşturan bir sürü genç. Hepsini sevgiyle tebrik ediyorum. Gençlerle aram hep iyi olmuştur. Bu defa onlara bir kez daha hayran oldum. Eş başkanlar Asiye Temüray ve Semih Soyyiğit‘i ise ayrıca tebrik etmek istiyorum, etkinlik boyunca heryerdeydiler. Hepsinin ellerine sağlık.
Seminerde gerçekten değerli katılımcılarla bir aradaydım. Şeker Piliçten Kaan BOR, Ukla Abroad Bursa sorumlusu Özkan YURDAKUL, Gençlik Platformu Kurucusu İsmail Hilmi ADIGÜZEL, Uluslararası ST Konseyi Başkanı Servet ENGİN, Yıldız Gelişim Akademisi Kurucusu Bayram YILDIZ’da seminere konuşmacı olarak katılıyorlardı.
Peki ben bu seminerde neler anlattım. Aşağıda okuyacağınız rolümüz girişimcilik başlıklı konuşmam benim hayatımdan kesitler içeren küçük bir bölüm. Bu konuşmayla gençlere bir ümit, bir ışık olabildiysem; ” Neden olmasın? ” dedirtebildiysem ne mutlu bana. Keyifli okumalar dilerim.
ROLÜMÜZ GİRİŞİMCİLİK
1969 yılında Konya’da Ağustos çocuğu olarak dünyaya geldim. Asker kızıydım ve neredeyse kendimi Türkiyeliyim diye tabir ediyorum. Bu kadar zengin kültüre sahip ülkemizin nerdeyse karış karış her tarafını da gezdim ve bu gördüğüm zenginlikten kendime bir şeyler katmayı da bildim. Kaz dağlarında yetişen melki’den yahni yapmayı da bilirim. Adana kebap pişirmeyi de. Çeşitlilik insanı daha hoşgörülü ve zengin yapıyor benim inancım bu.
İlkokula Adana İncirlikte başladım. Amerikan hava üssünün hemen yakınlarında olan evimiz ve çoğu Amerikalı olan arkadaşlarım sayesinde daha Türkçeyi öğrenirken yanına anadilime yakın İngilizceyi de sokakta oyun oynarken öğrenmiştim. Her memur çocuğunun malum kaderi olarak tayinimiz Siirt’e çıktığında İngilizceyi de arkadaşlarıma geride bırakarak Siirt’e gittik. İlkokulu burada bitirdim ve ortaokulun son senesinde bu defa Ankara maceramız başladı. Ortaokulu da Ankara’da tamamladıktan sonra lise eğitimimi yine Ankara’ya bağlı iki farklı ilçede tamamlayarak, hayata ki en büyük arzum olan Ankara Devlet Konservatuarına müracaat ettim. Ha bu araya bir de Aşk sıkıştırmıştım. Nişanlıydım. Devlet konservatuarı sınavlarında kendi yazdığım küçük bir canlandırma ve lady makbetten küçük bir pasaj oynamıştım. İnanılmaz heyecanlıydım sahnede bir yaprak gibi titriyordum. Karanlıkta sizi izleyen bir juri ve sahne ışıkları altında 18 yaşında bir genç, varın siz düşünün heyecanımı. Jüride kimler yok ki sevgili Cüneyt ve Ayten Gökçer de jüride. Daha ben sahneyi terk etmeden aralarında bir şeyler konuştular ve hiç unutamıyorum Cüneyt Gökçer tamam bu iş oldu diyerek bana gülümsemişti. Sınavdan çıktığımda sevinçten havalara uçuyordum adeta.
HAYATIMDA İLK YOL AYRIMI
Fakat sevgili eşim ya ben ya okul deyince hayattaki ilk yol ayrımıma geldim. Ben tercihimi eşimden yana kullandım. Ha bazen pişman olmadığım anlar olmadı mı? Oldu elbet ama hedefimden aslında hiç vazgeçmedim sadece biraz erteledik diyelim. Kameranın önü değil de arkası oldu diyelim. Evlenir evlenmez çalışacağım diye tutturup Silahlı Kuvvetlerin açtığı devlet memurluğu sınavını kazanıp işe başlamıştım.21 yaşında 1 çocuk 24 yaşında ise 2 çocuk annesiydim. Ha bu arada üniversite eğitiminden de vazgeçmedim. Açık Öğretim Fakültesi imdadıma yetişmiş tüm bunları yaparken birde üniversiteden mezun olmuştum.
İKİNCİ YOL AYRIMIM
İş hayatımda ikinci yol ayrımına 1995 Senesinde Ankara’da geldim. Yeni kurulacak Multimedya eğitim merkezi için personel arayışı söz konusuydu. Gözümü kırpmadan gönüllü oldum. Mpeg le avinin farkını bile bilmeden başladığım bu işte 6 ncı yılın sonunda Uzman Rejisör sıfatını ve kadrosunu hak edecek kadar özverili ve severek çalıştım. Bu benim için oldukça şanslı bir süreçti ama bu şansı değerlendirmesini bilmekte benim bu işe ayırdığım zaman özveri ve istekten kaynaklanıyordu. Bence kişi kendisini tekrar etmek yerine sürekli gelişime açık olmalı. Bu süreçte 400 yakın eğitim filmi ve belgesele imza attım. Hiç geri adım atmadım. Hep sordum, hep öğrenmek için çabaladım. İşimin sadece yönetmenlik kısmıyla değil her aşamasıyla ilgilendim. Bu yüzden montaj yapmayı kablo bağlamayı ve kamera kullanmayı da bilirim. Hayatta iş prensibim hep şu oldu. Bir işi yapıyorsam en iyi şekilde yapmalıyım. Hiçbir şeyin sadece ucundan tutmadım. Kulaktan dolma yada yarım yamalak bilgiyle hareket etmedim. İşinizi ne kadar iyi bilirseniz başarı oranınız o kadar yüksek olacaktır.
VE TİCARET DENEMEM
İlerleyen yıllarla birlikte hayatıma bir yenilik ve değişiklik getirmek istedim. Ticaret yapmak istiyordum. Bilgisayar oyunları, kitaplar ve filmlere olan ilgim yüzünden pek çoğu hakkında inanılmaz bilgi sahibiydim. Önce bir ön araştırma yaptım. Memuriyet süresinde 1 defaya mahsus 6 ay ücretsiz izin hakkım olduğunu öğrendim. Bunu mutlaka değerlendirip hayal ettiğim şeyi denemeliydim. Bu işe ayıracak bir sermayemde yoktu fakat kafama koymuştum bir kere bunu mutlaka yapacaktım. Yapamak için bir sürü bahne üretebilirdim oysaki. Yeni başlayacagınız bir işte elbette sizden daha büyük ve güçlü rakipleriniz olacaktır.Eger onlarla karşılasacak cesaretiniz yoksa neyi yapıp neyi yapamayacağınızı asla ögrenme şansınız olmayacaktır.
Ön araştırmalarımı tamamladıktan sonra (ürünü en uygun fiyata yada rakiplerimden daha önce nereden temin ederim, bu iş için en uygun yer seçimi vs. ). İşe başlamak için ilk gerekli şeyi yani finansı sağlamak için Banka kredisi almak üzere müracaat ettim krediyi almamı müteakip daha önce gözüme kestirdiğim yeri tuttum. Dekorasyon, ürünlerin temini filan derken 1 ay içerisinde yeni işletmem hazırdı bile. Son derece sıcak bir atmosfere sahip olan içinde hem kahvenizi içebileceğiniz hem kitabınızı okuyabileceğiniz hem de benim deneyimlerimden faydalanabileceğiniz küçük bir yerim vardı artık. Denilebilir ki en ne var bunu birazcık cesareti olan herkes yapabilir. Doğru söylüyorsunuz bu tarz binlerce işletme varken benim mutlaka ve mutlaka tercih edilmemi sağlayacak bir fark yaratmam gerekiyordu. Bunu sakın unutmayın eğer yeni bir ürünü değil de piyasada var olan bir ürünü pazarlayacaksanız girişimci sayılabilmeniz için mutlaka bir fark yaratmanız gerekir. İnsanlarla kurduğum sıcak ilişkiler, bir kitabı alırken yazarı hakkında edindikleri bilgiler. Ya da bir film izlemeyi düşündüklerinde tavsiye ve öneri alabilecekleri bir işletme sahibinin fark yaratmaması da mümkün değildi. Kısa bir sürede benim işletmem oldukça kar getiren insanların buluşma ve sohbet etme mekanı haline gelmeyi başardı. Bunda benim bu işi yaparken işim hakkında sahip olduğum bilgi, güler yüz ve işime gösterdiğim özenin payı elbette ki çok büyüktü.
Hayatımın hiçbir döneminde yaptığım hiçbir işte burnu büyüklük ya da patronluk taslamadım. Gerek memuriyet hayatımda gerekse ticaret hayatımda benimle çalışan insanlar üzerinde, bilgimden, bu bilgimi hiç tereddütsüz paylaşma isteğimden ve her zaman insanları destekleyip yüreklendirmemden dolayı saygı gördüm ve ebetteki bu saygıyla karışık mutlak bir itaat ve ekip lideri olarak kabul görme. İşinizi yaparken bir ekip lideri olarak size düşen pek çok sorumluluk var personelinizi iyi ve verimli çalışacak şekilde organize etmelisiniz. En önemli şeylerden biride işinizin başında olmanız bu konuyla ilgili size kısa bir anekdot aktarmak istiyorum
Adnan Nur Baykal’ın “Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları” adlı kitabındaki “Müteşebbis (Girişimci) Olmak” maddesinde, Atatürk’le ilgili birçok söz ve anektod var. Konumuz Girişimcilik olduğu için, kitabın bu bölümünü aktarmak istedim.
Atatürk’ün Girişimcilik ile İlgili Anıları – 1.
Savaş Meydanında Bir Başkumandan
Dumlupınar Savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri ricat halindedir. Afyonkarahisar hatlarının çözülmesi esnasında birkaç Yunan esiri geceleyin Mustafa Kemal’in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi Muzaffer Kumandan’ın doğup büyümüş olduğu Selanik’ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında hiçbir işaret olmadığından, Mustafa Kemal’e sordu;
- Binbaşı mısınız?
- Hayır.
- Yarbay mı?
- Hayır.
- Albay mı?
- Hayır.
- Tümgeneral mi?
- Hayır.
- Peki nesiniz o halde?
- Ben, Mareşal ve Türk Orduları Başkumandanı’yım!
Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunan askeri kekeler;
Ben, Başkumandan’ın muharebe hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş değildim de…
Savaşı cepheden değil de geriden yönetse sanırım bu başarı pek mümkün olmazdı.
Her şeyden önce çok iyi bir gözlemci olmalısınız insanların ihtiyaçları neler, neleri seviyorlar bunları çok iyi gözlemlemeniz gerekir. İşinizle ilgili yenilikleri takip etmelisiniz. Yeniliklerden en son sizin haberiniz oluyorsa başarıya ulaşmanız mümkün olmaz. Sonra kaynaklara ulaşmak için sorun yaşamamanız lazım. Düşünün ki harika çok satılacağını düşündüğünüz bir ürünü tespit ettiniz fakat bunu işletmenize koyamıyorsanız sadece düşünceniz size kar getirmeyecektir. O kaynağa ulaşabiliyor olmanız lazım ve tüm bunlarla birlikte harika bir gülüş ve ikna kabiliyeti de lazım.
İşletmemin 1 nci yılı daha tamamlanmadan bankaya olan bütün kredi borcu ödenmiş. İkinci yıl bitmeden aldığı kredi kadar kara geçmişti bile. Hem iş yerini hem de işletmemi bir arada yürütmek oldukça zor bir süreçti. Bu süreçte epeyce yorulduğumu fark ettiğimde işletmemi kuruluş maliyetinin cidden çok üzerinde bir rakama devrederek yeni hedeflere doğru yol almaya karar verdim. Kazandığım rakamı ise başka yatırımı desteklemek için kullandım elbette ve o yatırımım bugün oldukça güzel yerlerde büyümeye ve gelişmeye devam ediyor.
VE HAYATIMDA İSTANBUL SÜRECİ
İstanbul benim hem mesleki kariyerimde hem de girişimcilik alanında hayatımda bir dönüm noktası olmuştur. Bugüne kadar bende biriktirdiğim bütün tecrübelerimi, bilgimi ve deneyimlerimi kullanabileceğim kocaman bir deniz gibiydi adete ve inanılmaz heyecan duyuyordum.
Bu arada çocuklarım büyümüştü ve kariyerleri üzerinde karar verme aşamasındaydılar. İki tane kızım var her ikisini de verecekler kararlar konusunda her zaman desteleyip yüreklendirmeye çalıştım. Bu süreçte hem anneleri hem de en yakın dostları oldum. Genç zihinler bana göre önleri açılması ve daha geniş ufuklara bakmalarının sağlanması gereken muhteşem bir kitle. Büyük kızım Boğaziçi üniversitesi kimya mühendisliğini kazanmıştı. Daha hazırlık sınıfındayken İngilizce konusunda da ona destek olup 18 yaşındayken bir başına work and travel yapması için onu Amerika’ya gönderdim. Böyle bir şeyi üniversite okuyan ya da okumayan her gencin mutlaka deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum. Üç ay boyunca hiç bilmediği bir ülkede iş tecrübesi edindi. İş disiplini ve kendi hayatını yönetme tecrübesine sahip oldu ki bence bunlar mutlaka ve mutlaka olmalıydı. Dilara henüz Amerika’dayken bir iş sebebiyle tanıştığım Walt Disney’in Türkiye müdürü vesilesiyle Walt Disney’in öğrenci programından haberdar olmuştum ki. Bu kızımın seneye gideceği adresi belirlemiş oldu. Üniversite 1 nci sınıftaykende Orlando Walt Disney le iş sözleşmesi imzalayıp. Yaz tatilinde tekrar Amerika’ya gönderdim. Candelas Eğitim’in web sitesini incelemenizi tavsiye ederim.
Bunlar ona ne kazandırdı. Her şeyden önemlisi hayata bakışını ve duruşunu değiştirdi, daha geniş ufuklara daha büyük hedeflere yönelmesini sağladı, para kazanmayı öğrendi ve kazandığı parayla bir ev geçindirme deneyimine sahip oldu. Daha büyümüş, daha kendine güveni tam ve olgun bir genç olarak döndü. Bütün bunlarla beraber kazandığı akıcı İngilizce ise burada ne kadar kursa giderse gitsin kazanamayacağı bir yetenekti. Bu yılsa orada kurduğu bağlantılar neticesinde okuduğu alanda oldukça sözü geçen bir firmanın Amerika’daki fabrikasına staja gidecek. O yüzden hepinize tavsiyem üniversite eğitiminiz süresince mutlaka bunu denemeniz. Size nasıl bir kapı açacak nasıl deneyimlerle döneceksiniz yapmadan bilemezsiniz.
DÜŞLER AKADEMİSİ TECRÜBEM
İstanbul’daki ilk yıllarımda yine bir toplantıda Alternatif Yaşam derneği kurucusu Ercan Tutal’la tanıştım. Kafasında Düşler Akademisi diye bir proje vardı engelli gençlere sanat eğitimi vermeyi düşünüyordu. Hiç tereddüt etmeden bu projeyi hayata geçirirse film ve sinema atölyesinin gönüllü eğitmeni olacağımı söyledim. Bilgi ve tecrübelerimi hem genç hem de dezavantajlı bir kitleye aktarabilecek olmanın düşüncesi bile inanılmaz heyecan vericiydi.
Eğitmenlik deneyimim yoktu fakat yapma isteğim, azmim ve cesaretim vardı. Öğrencilerimin karşısına çıkmadan önce ki birkaç ay benim için inanılmaz yoğun bir hazırlık sürecini oluşturdu. İyi bir eğitici nasıl olur? Bilgi ve tecrübelerimi bu kitleye en kolay en anlaşılır biçimde nasıl aktarırım? Tüm bunları keşfetme ve karar verme süreciyle gecen aylar neticesinde projenin hayata geçirilmesini müteakip ilk kurulan film atölyesinin eğitmeni olarak ilk dersimi vermek üzere dezavantajlı 15 öğrencinin karşısındaydım. İtiraf ediyorum o güne kadar engelli gençler hakkında hiçbir fikrim yoktu. Aslında pek çoğumuz gibi onların var olduklarını unutmuştum. Sınıf karma bir sınıftı.Ağırlıkla işitme engellilerden oluşmasına karşın diğer engel guruplarından da öğrencilerim vardı. Ve bir itiraf daha çok korkuyordum. Fakat en büyük hayat tecrübesi korkularınızla yüzleşmektir.
Ve ben hayatta elimden geldiğince hep korkularımın üstüne gittim. Bir müddet sonra zaten hiç bir şeyden korkmamaya başlıyorsunuz. Tecrübeyle sabittir. Araba kullanmayı yeni ögrendiğim dönemde ilk ciddi kazayı yaptığımda araba kullanmaktan korktum. O gün eğer pes etseydim bugün cebinde ehliyeti olan ama direksiyona oturamayan bir kadın olurdum.
İlk dersimin sonunda çok doğru bir karar verdiğimi bir kez daha anladım. İnanılmaz bir kitleyle karşı karşıyaydım. Sonra ki 3 ay boyunca sinema tarihinden, senaryo yazımına, kamera kullanımından montaj yapımına kadar her şeyi elimden geldiğince aktarmıştım. Onlar bana işaret dili öğretirken ben onlara sinema öğretiyordum.
Bu gençlerin engellerine ragmen hayata bakışlarından, neşelerinden ve tutkularından etkilenmemek zaten mümkün değildi. Kendi adıma onlardan çok şey öğrendiğimi itiraf etmeliyim.
“Ön yargılarım vardı yok oldu… Korkularım vardı kayboldu… Küçük sevinçlerim, kocaman neşeye, Cılız umutlarım, inanca döndü…
Ve biliyor musunuz, bir düşüm vardı, Gerçek oldu…”
Bana bunları hissettirecek kadar güzel bir süreç yaşadım. Onlarla birlikte çektiğimiz tamamı nerdeyse kendilerine ait olan kısa filmimiz Ak sanat ve Cadde Bostan kültür merkezlerinde gösterildi. Engelli gençlerle ilgili çalışmalarıma halen farklı platformlarda gönüllü olarak devam ettiriyorum.
VE SOSYAL MEDYA İLE TANIŞMA
Bu arada bütün sosyal medya hesaplarımı engelli bir arkadaşım açtı. Hepiniz biliyorsunuz ama ben sosyal medyayı kısaca tanımladıktan sonra kendi sosyal medya maceramı anlatacağım sizlere.
İnternetin kendisi aslında bir sosyal medyadır desek sanırım abartmış olmayız. Teknolojiyi, sosyal girişimciliği, kelimeler, resimler, videolar ve ses dosyaları ile birleştiren şemsiye bir kavramdır aslında. Bireylerin internette birbirleriyle yaptığı diyaloglar ve paylaşımlar sosyal medyayı oluşturur. Sosyal ağlar, bloglar, mikro bloglar, anlık mesajlaşma programları, sohbet siteleri, forumlar gibi insanların bir biriyle içerik ve bilgi paylaşmasını sağlayan internet siteleri ve uygulamalar sayesinde internet kullanıcıları aradıkları ve ilgilendikleri içeriklere ulaşma fırsatına kolayca erişebiliyor.
İlk bakışta bireyler veya küçük gruplar arasında gerçekleşen diyaloglar gibi görünse de, paylaşılan bilgi veya içerikle ilgilenen kişi sayısı oldukça hızlı şekilde artıyor. İnternet kullanıcılarının olumlu ve olumsuz deneyimlerini internet ortamında paylaşmaları şirketler için de fırsatları ve tehlikeleri beraberinde getirmeye çoktan başladı bile.
Sosyal medya hesaplarımı kullanmaya başladığım dönemde bu mecra bana sadece daha çok insanla iletişimde ve etkileşimde olma imkanı veriyordu. Hesaplarımı yönetirken sosyal medyanın bana ne gibi geri dönüşleri olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu açıkçası. Fakat yaşanan süreç sosyal medya’nın iş imkanı kapılarını da açabileceğini gösterdi. İlk 6 ayın sonunda ciddi bir popülariteye ulaşmış olmamı sadece kendim gibi davranmış olmaya bağlıyorum. Çünkü bu popülariteyi yakalamak için hiçbir özel gayretim olmadı. İnsanların bana ve yazdıklarıma güveniyor olması kısa sürede markalarında ilgisini çekti ve birbiri ardınca sosyal medya organizasyonları için davetler almaya başladım. Katıldığım bu organizasyonlarda da tamamen tarafsız olarak markayı değerlendirip bunu sosyal ağlarımla paylaşıyor olmamda insanların bana olan güvenini bir kat daha arttırdı. Aslına bakarsak sizlerde bana sosyal medya kanallarını kullanarak ulaştınız.
Sosyal medyada tanıştığım insanlarla gerçek hayatta da görüşmeye iş konusunda paslaşmaya ve iletişime devam ettim. Çok kalıcı ve köklü dostlar edindim. Aslına bakarsanız orada öyle büyük ve güçlü bir kitle var ki bazen sizi bile hayrete düşürebiliyor. Şöyle hemen bir örnek verecek olursam. Annemin rahatsızlığı esnasında Ankara’da hastane de başındayken. Günde sadece 2 saat internete girip sosyal hesaplarımdan ihtiyacım olan konularda araştırma taleplerimi bırakıyordum. O dönemde o sosyal ağlarda ki insanlar adıma gruplar kurarak bir iletişim ve yardım ağı oluşturdular. Her türlü bilgi akışı kesintisiz olarak telefonuma ulaşıyordu. Hiç tanımadığım insanlar bana telefonla ulaşarak bilgiler veriyor, acımı paylaşıyor hatta telefonda benimle ağlıyorlardı. Birisi yurt dışına gönderilecek tahlilleri tercüme ederken diğeri ulaşmaya çalıştığım insanların bilgilerini paylaşıyor. Birisi elinde fazla olan hastane yatağını bana ulaştırmaya çalışırken diğeri daha fazla ne yapabileceğini soruyordu. O dönemde sosyal medyadan aldığım desteği asla unutamam.
Unutmayın Dünya ne kadar büyük olursa olsun artık sosyal medya sayesinde ulaşılabilir. Dünya’nın öbür ucunda bir insanla iletişim kurabilmeniz artık sadece 1 dakikanızı alıyor.
Sosyal medya ile değişen iletişim ve pazarlama yöntemlerinin de göz ardı edilmemesi gerekiyor. En basit örnek olarak kendinizi ele alın. Kim ne kadar tv reklamlarını izliyor? Genellikle hemen kumandayla kanal değiştiririz. Artık tüketiciler markaların kendisini övmesini anlatmasını dinlemek yerine içeriği tüketicinin kendisinin yarattığı, şeffaf, kendine özgü ve gerçek yorumları merak ediyor. Bunlara da bloglar, forumlar, yorumlar vasıtasıyla ulaşıyor. Yeni iletişim yöntemi monolog olmaktan çıkıp diyalog haline geliyor artık. Yeni bir marka oluşturduysanız eğer sosyal medyada artık mutlaka var olmalısınız. İnsanlar markanızdan bahsetmeli. %36 lık bir kesim bugün bloggerların markalar hakkındaki yorumlarına güveniyor ve bu rakam her geçen günle birlikte artmaya devam ediyor.
Yeni çağın dijital çocuklarını da unutmamalısınız. Onlar geleceğin tüketicileri olacaklar ve bilgisayarı kesinlikle bizden çok daha etkin kullanacaklar ve önemsedikleri senin kendi reklamın değil kendi arkadaşlarının senin hakkındaki düşünceleri olacak.
İyi birer gözlemci olun ve unutmayın ki iletişimin birinci kuralı iyi birer gözlemci ve dinleyici olabilmektir.
Markanızı konumlandırmadan önce insanları dinleyin ve ihtiyaçları iyi analiz etmeye bakın ve markanızı sahiplenmelerini sağlayın. Redbull’un bu konuda ki çalışmasını hepiniz hatırlayacaksınız teneke kutulardan oluşan bir sergiyi kullanıcılara yaptırarak aslında markaya benimsemelerini sağladı.
SOSYAL MEDYA UZMANLIĞI DİYE BİR MESLEK
Ve tüm bunlar olurken gözümüzün önünde Sosyal medya uzmanlığı diye yeni bir iş kolu oluştu bile. Şimdilerde her ne kadar sosyal medyayı birazcık iyi kullanan biraz takipçi sayısı fazla insanlar sosyal medya uzmanıyım diye ortada dolaşsa da aslında oldukça ciddiye alınması gereken markaları vezirde, rezilde edebilecek bir iş kolu olarak hayatımızdaki yerini aldı.
Türk meslekler sözlüğünde ki tanımı ise şöyle “Sosyal medya ağlarında marka, firma ya da şahıs hakkında neler yazıldığını takip ederek buna uygun iletişim stratejisi belirleyen ve uygulayan kişi”. Peki bu kadar basit mi? Elbette ki değil. Görev tanımında altını dolduruyor.
-Sosyal medya ağlarını takip etmek,
-Çalıştığı firma veya kişileri bilgilendirmek, uygun stratejileri belirlemek,
-Sosyal medya platformlarında özel kampanya kurguları geliştirmek,
-Sosyal medya ağlarındaki takipçi sayısını artıracak çözümler üretmek, uygun olan iletişim stratejilerini belirlemek,
-Sosyal medya ağlarında çalıştığı firma, marka ve kişi hakkındaki farklı kişi ve kurumlar tarafından oluşturulan uygun olmayan içerik, durum ve izlenimleri belirlemek,
-Uygun olmayan içerik, durum ve izlenimlere gerektiğinde müdahale etmek,
-Bloglar oluşturmak, içerikleri hazırlamak ve yayımlamak,
-Rakiplerin sosyal medyadaki aktivitelerini takip etmek,
-Ürün deneyimine ilişkin çalışmalar yapmak,
-Mesleği alanındaki gelişmeleri takip etmek ve uygulamak, gibi görev ve işlemleri yerine getirir.” Diyor.
Türkiye’de henüz bir okulu yok tamamen alaylı bir gurup söz konusu. Bu işi yapmaya niyetlenecekseniz ben sosyal medya uzmanıyım diye ortaya atılmadan önce mutlaka bu konuda iyi olan bir sosyal medya ajansında işe başlamanızı öneririm. Ayrıca Kadir Has Üniversitesinde Sosyal Medya Uzmanlığı sertifika programı olduğunu da duymuştum. Buraya da müracaat edebilirsiniz. Ama kısa vadede yapılacak en iyi iş piyasada bu konu hakkında yazılmış kitapları okumanız olacaktır ki eminim oldukça faydasını göreceksiniz. “Gary Vaynerchuk’un Markanız İçin İnterneti Nasıl Kullanmalısınız, Teşekkür Ekonomisi kitaplarını, Michael Tasner’in Anında Pazarlama Web 3.0 Pazarlama Kılavuzu, Erkan Akar’ın Sosyal Medya Pazarlaması, Albert Laszlo Barabasi’nin Bağlantılar,” kitaplarını tavsiye edebilirim.
Bu yeni meslek kariyer yolu olarak seçilebilir, uzmanlaşmaya gidilip güzel yerlere gelinebilinir. Ama gerçekten bu işte uzmanım diyecekseniz de; bir kaç hesap yönetmenin, tweet atmanın, facebook’ta “like” arttırmanın ötesinde bir şeyler yapmak gerekir diye düşünüyorum. Aslında bu da her girişim gibi vizyon, cesaret, özgüven ve bilgi gerektiriyor. Yaptığınız ve ya yapmayı planladığınız her işte öncelikle siz işinizi çok iyi bilip hakim olmalısınız ki o iş size başarı olarak geri dönsün.
BENİM SOSYAL MEDYA HİKAYEM
Dönelim benim sosyal medya hikayeme. Markaların ilgisini çekmem neticesinde aldığım davetler ve bunları tarafsız bir gözle değerlendiriyor olmam. İki yönlü olarak hem görüşlerim konusunda bana güvenen takipçi kitlem hem de markalar nezdinde önemli olmaya devam ediyor. Bugün sosyal medya sayesinde edindiğim oldukça geniş bir çevrem ve arkadaş gurubum var. Yine sosyal medyada ki varlığım sebebiyle pek çok iş teklifi alıyorum. Hali hazırda devam eden bir işim olduğu için pek çoğunu da maalesef şimdilik değerlendiremiyorum. Fakat ilerisi için yatırımlar yaptığımı da itiraf etmeliyim. Sosyal medyada ki o son derece süratli bilgi alışverişi sayesinde pek çok konuda bilgi sahibi oldum ve bunları gelecekte yapmayı planladığım projelerimde etkin olarak kullanacağımdan şüpheniz olmasın. Şimdi hazırlık aşamasındayım. İzliyorum, dinliyorum, ihtiyaçları belirliyorum ve en doğru zaman ve şartlar için bekliyorum.
Benim sosyal mecralarda ve hayatta sıkça kullandığım bir sözüm vardır. “Ben bir şeyim demeden önce gerçekten bir şey olmalı insan.” Hayatta ki duruşunuz hep mütevazi olsun ama bu mütevazilik sizi sömürebilecekleri yada küçük düşürebilecekleri seviyede olmasın. Yeri geldiğinde kim ve ne olduğunuzu da ortaya koymaktan asla çekinmeyin. Böylelikle insanları sıkça şaşırtacağınızı garanti ederim. Sürekli böbürlenerek dolaşmak en başta kendinize zarar verecek ve beklide kendi eksikliklerinizi göz ardı edeceksiniz. Buda kendinizi geliştirmenize imkan vermeyecektir.
VE HAYATTAKİ ROLÜMÜZ ASLINDA GİRİŞİMCİLİK
Rolümüz girişimcilik dedik. Unutmayın hayat aslında kocaman bir sahnedir. Bu sahnede ki rolümüzü her birimiz kendimiz belirleriz.
Rağmenci mi olacağız yoksa saydıcı mı?
Sözlerimi kendisini büyük bir dikkatle takip ettiğim genç bir girişimcinin sözleriyle noktalamak istiyorum.
Ben insanları ikiye ayırıyorum diyor Baturay Özden. Rağmenciler ve saydıcılar olarak. Saydıcılar der ki; babam zengin olsaydı şimdi başka yerlerde olurdum, milletvekili dayım olsaydı şu pozisyona yerleşmiştim, x üniversitesini bitirseydim şimdi bu işte çalışıyor olmazdım vb. Rağmencilerde ise; babam zengin olmamasına rağmen, milletvekili dayım olmamasına rağmen veya bu üniversiteyi bitirmiş olmama rağmen ben bu işi başaracağım diyenlerdir ki gerçek başarı her zaman rağmencilerindir.
Örnek için çok uzaklara gitmemize gerek yok. Atatürk gelmiş geçmiş en büyük rağmencilerden biridir. Atatürk diyebilirdi ki; topumuz tüfeğimiz olsaydı, biraz paramız olsaydı, yunan polatlıya kadar gelmiş olmasaydı ben bu ülkeyi kurtarırdım. İçinizden ee o zaman bende kurtarırdım dediğinizi duyar gibiyim. Ama o tüm bunlara rağmen savaştı ve bu ülkeyi kurdu. Bir an için Atatürkün saydıcı olduğunu düşünelim. Ne olurdu? Şuan nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk? Bunlar üzerine çok şey söylenebilir fakat benim asıl vurgulamak istediğim biz şuan hangi tarafta duruyoruz. Saydıcımıyız yoksa sıkı birer rağmenci mi?
Hepimiz hergün yataktan kalkmamak için en az beş bahane bulabiliriz dimi? Ya da kitap okumamak, spor yapmamak için onlarca gerçekci gerekce sunabiliriz kendimize. Peki bir an düşünelim. Bunlar aşamayacağımız şeyler mi? Vaktim olsaydı şu kitabı okurdum mu diyoruz yoksa yoğun programıma rağmen ben bu kitabı okudum mu diyoruz? Sizce başarı hangisinin olacak?
Hayatta zorluklarla karşılanın sadece biz olduğunu düşünürüz bazen. Terk edildiğimiz de tek terk edilen bizmişiz gibi hisseder birini kaybettiğimizde kimse birini kaybetmenin ne demek olduğunu bilmiyormuş ve o acıyı sadece biz yaşıyormuş gibi hissederiz fakat tüm bunları her gün milyonlarca insan yaşamakta. Çaresiz olduğum zaman aklıma hep bir kişinin hikayesi gelir. Bu kişi;
- 7 Yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. Yalnız ve içine kapanık biri olarak yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.
- 8 Yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. Zamanını tarlalarda kargaları kovalamakla geçirdi.
- 10 Yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. Sinirden ve korkudan üç gün evinden çıkamadı.
- 17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.
- 24 Yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.
- 25 Yaşında sürgüne gönderildi.
- 27 Yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı, kendisinin de üyesi olduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.
- 30 Yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
- 30 Yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.
- 37 Yaşında böbrek hastalığından Viyana’da iki ay hasta ve yalnız halde yattı.
- 37 Yaşında Komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
- 38 Yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.
- 38 Yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.
- 38 Yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
- 38 Yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
- 39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.
SONRA NE Mİ OLDU?
- 42 Yaşında Türkiye Cumhuriyeti CUMHURBAŞKANI oldu.
Bu kişiyi tanıdınız dimi? Evet Mustafa Kemal ATATÜRK’ den bahsediyoruz. Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama ATATÜRK’ ün karşısına çıkmamış bir engel var mı?
Hayallerinizin önündeki engel ne? Paranız mı yok? Atatürk’ ün de yoktu! Sağlığınız mı bozuk? Atatürk’ ün de bozuktu! Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var? Atatürk’ ün de vardı! Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Atatürk’e de vurdular! Aileniz çok zengin değil miydi? Atatürk 38 yaşındayken cebinde sadece 80 lirası vardı. Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Atatürk’ ün de hakkını yemişlerdi! Sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip, size amirlik mi yapıyor? Atatürk’ ün de başına gelmişti! Geçmişte bazı denemelerinizde başarısız mı oldunuz? Atatürk’ de olmuştu! Hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz? Atatürk’ ün başına oda gelmişti!
Çaresizlik bizim kendi kafamızda oluşturduğumuz bir düşünceden başka bir şey değildir. Sadece şunu düşünün. Siz düşüncelerinizi yönetebilir misiniz? Eğer cevabınız evet ise çaresizliği de yönetebilirsiniz ki bizler dünyaya düşüncelerimize sözümüzü geçirebilme potansiyeli ile geldik. Bunu kullanmak sadece bize kalmış.
Hepinize çok teşekkür ederim.
Aralık 5, 2011
Macera Dolu Amerikaaa!!!… Part:I Sin City Las Vegas
Geride bıraktığımız Yellow Stone’ın büyüsü hala üzerimizde tekrar yola koyulduk. Bütün gün araba kullanmış olan eşim artık pes ettiği için Jackson Hole de arabayı ben aldım. Zaten yorgun olan arkadaki grup yemeyi de yiyince mışıl mışıl bir uykuya dalmıştı. Çok geçmeden eşimde uyudu. GPS’i Las Vegas’a ayarladıktan sonra GPS’deki hatunun sağa dön, sola dönlerini takip ederek yola koyuldum. Nasıl olduğunu anlamadım fakat dönüş yolumuz kesinlikle geldiğimiz o kocaman otoban değildi. Başka bir yola yönlendirmişti beni. Oldukça karanlık ve ıssız bir yoldu. Daha da fenası yolun üzerinden sürüler halinde geçen geyikler, aniden yola fırlayıp karşıya geçmeye çalışan tavşanlarla doluydu. Arabada herkes derin bir uykuya dalmıştı. Gecenin karanlığında radyoda çalan country müzikler ve ben sabaha kadar birlikteydik artık. Aslına bakarsanız bunda da bir hikmet vardı sanırım. Bütün gün oradan oraya koşturmuştum ve curiese kontrole arabayı bağlayıp o kocaman otobanda gidiyor olsaydık kesinlikle direksiyon başında uyurdum. Fakat şimdi gözlerimi dört açıp dikkatlice yola bakmam gerekiyordu. Bu arada Amerika’da 24 saat boyunca tüm benzin istasyonlarında hazır olan kahvelerinde büyük yardımı oldu tabi.
Bütün dikkatime rağmen maalesef bir tavşan ezdim ve bir geyiğe çarptım. Zavallı geyik arabanın farlarını görünce yolun üzerinde kilitlenip kaldı. Yavaş olmama rağmen duramadım ve kalçasından hafifçe dokundum. Allahtan bir şey olmadı. Hemen toparlanıp yerden kalktı ve koşarak sürüye katıldı. Zaten birine çarpmasam şaşırırdım. Çünkü yolun üstünde cirit atıyorlardı neredeyse
1 zayiatla tamamlamış olmam bile bir mucize gibiydi.
Amerika’da dikkat etmeniz gereken önemli konulardan biri seyahat ettiğiniz araç olmalı ben gidip oradan 3-5 bin dolara bir araba alırım onunla da gezerim demeyin sakın. Unutmayın ki araba tamir veya çekici hizmetleri oldukça pahalı. O yüzden sigortaları tam olan bir kiralık araba her zaman işinizi daha kolaylaştıracaktır. Çok iyi arabaları olmasına rağmen Amerikalılarda uzun yol yapacakları zaman mutlaka kiralık araba kullanıyorlar. Araç kiraları zaten oldukça uygun hele ki böyle bir çöl geçecekseniz risk almaya hiç gerek yok.
Oldukça gergin geçen gece yolculuğumun ardından sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Salt Lake City otobanına girmeyi başarmıştım. Sabah 06.00 gibi Salt Lake City de kahvaltı molası verdik. Amerika seyahatimiz esnasında ulusal mutfağımız olan Danny’s Kitchen de kahvaltımızı yaptıktan sonra ( Bu arada Danny’s Kitchen’larda sabah kahvaltılarında pankek de refill) direksiyonu eşime verip yan koltukta bayıldım. Las Vegas’a kadar 4 saat yolumuz vardı. İki saat sonra yan koltukta gözlerimi açınca artık bambaşka bir iklimdeydik. Etrafta kaktüsler, kavurucu bir sıcak ve göz alabildiğine geniş araziler. Yani bildiğiniz çöl.
İnternetten Las Vegastaki otelimizi ayırtmıştık. Statosphere otelde kalacaktık. Amerika’da otel sistemi müthiş. Kişi başına değil oda başına para ödüyorsunuz. 4 kişilik bir odayı da 40-50 $ gibi rakamlara tutabiliyorsunuz. Nitekim Stratosfere gibi bir otelde son derece güzel bir odayı 48 $ gibi o otel için oldukça komik bir rakama tutmuştuk.
Öğleden sonra Las Vegas’a varmıştık. Çöl sıcağı ne demekmiş bizzat yaşayacağınızı garanti ederim.
Sin City Vegas çölün ortasında yaratılmış bu vaha inanılmazdı. Muazzam yapılar ve büyük bir istihdam vardı. Çölün orta yerine böyle bir eğlence merkezi yapmak ilk kimin aklına geldi acaba diye düşünmeden edemedim? Yolda aldığımız Las Vegas rehberinde gidilecek ilk noktayı zaten çoktan tespit etmiştim bile. “LAS VEGAS OUTLETTTT”
Otelimize gitmeden Vegas Outlet’in önünde arabayı durdurdum. Zaman kaybetmeye gerek yoktu sonuçta vegas’a iki gün ayırmıştık ve zaman kaybetmek istemiyordum.
Amerikada alış veriş yapabileceğiniz en ucuz outletlerden biri olduğunu bu seneki gezimden sonra kesinlikle söyleyebilirim. Hem yapı olarak oldukça büyük hemde fiyatlar diğer eyaletlere göre oldukça düşük Vegas Outlet müthiş bir yer. Aradığınız tüm markaları inanılmaz fiyatlara bulabilirsiniz. Moldova Companyden 40 $ a Tommy yada laccoste 60$ civarında Guesden saat, Timberlanddan 15-20 $ dolara ayakkabı alabilirsiniz. Gap ‘i hiç söylemiyorum zaten 5-6 dolara pijamalar ve gecelikler. 15-17 dolar arası polarlar 3-4 dolara şortlar bulmanız mümkün. Amerika’da alışveriş yaparken ben genel olarak şuna dikkat ettim. Her şeyi almaya çalışmak yerine ülkemde astronomik fiyatlara satılan fakat beğendiğim markaların ürünlerini ucuza bulduğumda almayı tercih ettim. Yolunuz Vegas’a düşerse Las Vegas Outlet’de lütfen kendinizi kaybetmeyin. Çünkü ciddi söylüyorum kaybedersiniz.:)
Dikkatli olanız gereken bir husussa size neredeyse tüm alışveriş merkezlerinde deniz tuzu vücut peelingi satmaya çabalayan İsrailliler olacak. Yaptıkları uygulama sıcaktan kuruyan cildinize çok iyi geliyor ve aklınız çelinir gibi oluyor ama
kanmayın. Böyle yerleri bilirsiniz birazcık turistleri kandırma düzeni üzerine kurulmuştur. Aslında çok ucuz olan o ürünleri outlet girişinde sizi karşılayarak neredeyse eminönünde gibi hissetmenize sebep olarak satmaya çalışıyorlar.
Ben almadım. Daha kozmopolit ve uçuk bir şehir olan Vegas’ta biraz daha dikkatli olmanız gerekecek.
Artık akşam olmak üzereydi arabaya atlayıp otelimize geldik. Açıkçası 48$ a böyle bir otel beklemiyordum ama harikaydı!!!! Sonra tespit ettim ki Vegas’da kumarhanesi olan oteller genelde ucuz zaten çünkü kumarhaneden kazanmak istiyorlar. Hemen odamıza yerleşip biraz dinlendikten sonra bekle bizi Vegassss geliyoruzzzz diyerek kendimizi sokağa attık.
Işıltılı, şaşalı ve muhteşem kokoş bir kadın gibi Vegas. Her tarafında bir şeyler var. Adım başı göreceğiniz kocaman limuzinler, evlenmek üzere Vegas’a gelen çılgın çiftler,sokakta donla gezenler. Ne tarafa bakacağınızı şaşırtan çılgın bir şehir Vegas. Arabamızla şehrin içinde şöyle bir tur attıktan sonra otelimize döndük.
Kumarhanelerde 21 yaş sınırlaması olduğu için bizimkiler kumar oynayamasa da eşim ve ben kollu canavarlara küçük yolluda olsa teslim olduk. Bu arada 10 $ kazandım. Kumar cidden fena bir şey 1$ lık oynadığım oyun 10 $ kazandırınca aklıma ilk gelen şey tüh keşke 100 $ lık oynasaydım oldu.
Sonra hemen kendime geldim tabi. Demek ki insanlar bu yüzden o kadar paralar kaybediyorlar diye kendi kendime söylendim. Aman diyeyim Vegas’a yolunuz düşerse kendinizi kaybetmeyin. Benim fazlaca olmamasına rağmen, Avrupa’da kumarhane kültürü olanlar bilirler. Kıbrıs’ta ki kumarhanelerde filan yediğiniz, içtiğiniz, sigaranız hep ücretsizdir. İstersiniz getiriler. Vegas’ta böyle bir uygulama yok en azından kollu makineler için yok belki özel masalarda aynı uygulama vardır ama özel masaya oturup kumar oynamadık. Otelimizin alışveriş merkezinde bir kez oynanmış poker kağıtları satılıyordu. Tüm otellerin kendi antetli ve logolu oyun kağıtları Vegas’tan alınabilecek en güzel hediyeydi sanırım. (Tabi ucuzda ) Bolca aldık.
Bizim çılgın gençlik otelimizin tepesinde yerden 150 metre yükseklikte ki lunapark için bilet almışlardı. Onlarla beraber otelin tepesine çıktık. O kadar yüksekten yere doğru dalış yapan roller coasterlara binmeye yada sizi direk aşağı sallandıran bungi jumpingi yapmaya ne yalan söyleyeyim içim elvermedi. Hatta bizimkilerin fotoğraflarını çekerken bile fena oldum. Anladım ki yaşlanıyorum
eskiden olsa kesin binerdim sanırım.
Aynı bölümde yer alan roof dan görünen Vegas manzarası ise muazzamdı. Yolunuz vegasa düşerse stratosfere otelin tepesindeki barı mutlaka ziyaret edin. Müthiş bir Vegas manzarası eşliğinde gecenin tadını çıkarmaya bakın.
Mutlaka yapmanız gereken bir diğer aktivite ise otellerdeki showları kaçırmayın derim. Hepsi için vaktiniz yoksa bile birkaçına mutlaka vakit ayırın. Cidden çok iyi showlar yapıyorlar.
Veee mutlaka bir limuzin kiralayıp 1 saatte olsa şampanyanız eşliğinde Vegas caddelerinin keyfini çıkarın. 1 saat limuzin ve 1 şişe şampanyayı 60 $ a kiralayabilirsiniz.
Biz Garand Kanyona kendi imkanlarımızla gitmeye karar vererek hata yaptık. Las Vegas tarafından Grand Kanyon girişi ücretli 45 $ dolar civarında. Diğer girişlerinde ücret uygulaması yokmuş diye duyduk. Bu yüzden kendi imkanlarınızla gitmek yerine kesinlikle Las Vegas içinde tur satın alarak bunu yapın derim günü birlik turlar 50-60 $civarında. Helikopter turu yapmak isterseniz oda mümkün biraz daha pahalıya çıkıyor ama daha keyifli olabilir. Grand Kanyona gidip de SkyWalk’a çıkmamak olmaz. Skywalk için extra bir ücret ödemeniz gerekecek. Yetişkinler için 29 $ olan bu ücret çocuk ve 65 yaş üstüyseniz ya da askeri personelseniz birkaç dolar daha düşük oluyor. Askeri kimliğimiz orda geçmez diye düşünmeyin. Amerika’nın her yerinde askeri kimliğinizle rahatça indirim alabilirsiniz. Hatta üniformalıysanız Empire State hiçbir ücret ödemeden çıkmanız bile mümkün.
İki günlük çılgın Vegas gezimizden sonra 3 üncü gün sabahı önce Grand Kanyon ardından da Los Angeles’a gitmek üzere yola çıktık.
Kasım 21, 2011
Aslan gibi bir kadın.O, güneşin çocuğudur ve yaşam sevgisi kolayca alt edilemez.
KENDİSİNE OLAN GÜVENİ SON DERECE GELİŞMİŞ OLAN BU KADIN,
KENDİSİ GİBİ GÜVENLİ, NE YAPTIĞINI BİLEN BİR ERKEK ARAR.
Her zaman bakımlı, zarif, dikkatlidirler. Çok pratik, işlevsel bir zekâya sahiptirler. Gece hayatını severler. Yasam zevkleri pahalı olur. Kendisine olan güveni son derece gelişmiştir. Özgürlüklerine düşkündürler.
O bir bahçe şebboyu değildir. O bir ay çiçeğidir. Tuhaf şekilde popülerdir ve eğer bundan sonraki yaşamında sizin isminizi taşımak alçak gönüllülüğünü göstermesini istiyorsanız, pek çok rakibiniz olacaktır.
Büyük olasılıkla, başka kadınlara kraliçe gibi tepeden bakarak, grubunun sosyal lideri olacak, ancak insanın silahını elinden alan böylesine içtenlik ve böylesine güzel bir gülüş karşısında, buna pek aldıran olmayacaktır. Galiba başka kadınlar O’nun insanları yönetmek ve onların tavırlarına, âdetlerine ve davranışlarına karışmak için doğduğunu seziyorlar. Zaten otoritesini elinden almağa çalışmanın hiçbir yararı olmaz.
Aslan kadınına verdiği canlılık, akıllılık, zarafet, güzellik ve üç kadına yetip de artacak kadar cinsel çekicilikle, doğa sanki iltimas yapmış gibidir. Eğer aşağılık duygusu duyuyorsanız, en iyisi gözlerinizi tüyleri daha az parlak bir kuşa çevirin. Sakın O’nu, her sözüne bağlanıp kalacak küçük uslu bir kız gibi ehlileştireceğinizi sanmayın. Aslan kızının, kendisine tapınacağını sanan bir erkek, yanılıyor demektir. Eğer sizinle uzlaşıyorsa, size saygı gösteriyorsa, arkadaşınız olmayı istiyorsa ve kendisine duygusal yönden sahip olmanıza izin veriyorsa, kendinizi şanslı saymalısınız. Tanrı aşkına; zaten kendisini sevmenize izin vermekle, düpedüz size şövalyelik payesini vermiş olmuyor mu? Doğrusu, çok daha kötüsü olabilirdi. Bir dişi Aslan çok fazla kadındır. O lüks bir varlıktır, ucuzluk reyonlarında bulunmaz.
Şunu akılda tutmakta yarar var ki, bir Aslan burcu kadını fırtınalar yaratabilir veya bir kâse jöle kadar tatlı ve zararsız görünebilir. O’nun fısıltı gibi bir sesi, tatlı, nazik tavırları ve kirpiklerini kırpıştırdıkça pırıl pırıl parlayan güzel gözleri vardır. Bir Aslan kızı serin, durgun bir göl kadar rahat ve sakin görünebilir. Aman, dikkat! Bu O’nun iyi bir etki yaratmak için oynadığı bir roldür. Aşk öykünüzün yıldızı olmaktan çıkartarak, O’na bir yedek oyunculuk veya ikinci derecede bir rol verin, çok geçmeden O’nun hiç de utangaç ve uysal biri olmadığını anlayacaksınız. Kuşkusuz, kul köle olduğunuz Aslan burcu kadınlarının çoğu, herhangi bir saçmalığa katlanamayacak kadar mağrur ve kibirli olduklarını açıkça göstereceklerdir. Tırnaklarını gizleyen, ama onları her gün aynı şekilde bileyen biridir. Öbür cinsten bir dişi Aslanla ilişki kurma yanılgısına düştüğünüz görmeyi doğrusu hiç istemezdim.
Bu kıza kur yaparken atacağınız ilk adım, ona hediyeler vermektir. Bunlar pahalı olduğu ve kusursuz bir zevkle seçildiği ve siz de bunları uygun giysiler içinde kendisine verdiğiniz sürece, ne oldukları fazla önemli değildir. Sonra O’na değişik şekillerde kompliman yapmalısınız. Lütfen orijinal ve yaratıcı olmağa dikkat edin. Bayağı ve kaba bir dil ya da argo kullanırsanız, saraydan dışarı tekrar köylülerin arasına atılırsınız; sizden de buz gibi soğur. Bir kraliçeye ilânı aşk ettiğinizi unutmayın. O, pohpohlanmadan, beğenilmeden yaşayamaz, ama şunu da aklınızdan çıkarmayın ki, sizin her halinizle erkekçe olmanızdan hoşlanır, korkak bir kılıbığa dönmenizi hiç istemez. Aslan burcundan bir kadın güçlü bir erkek olmazsanız, sizi sevemez. Aynı şekilde, tenezzül ediyormuş, lütfediyormuş gibi davranışlarla kendisine hakaret etmenize de izin vermeyecektir. Kendi inanışına göre O, kesinlikle zayıf cins değildir. Eğer bu aslana hükmedemeyecekseniz en iyisi sadece arkadaş kalın böylelikle tırnaklarını çıkardığını da hiçbir zaman görmezsiniz.
Aslan burcu kızlarının çoğu atletiktir ve spordan hoşlanırlar, ama siz O’nu futbol alanı yerine tiyatroya götürürseniz, daha akıllıca bir iş yapmış olursunuz. Sahne ve sahne ışıklan hiç kuşkusuz O’nu mıknatıs gibi çekecek ve tümüyle değiştirecektir. (Biletlerinizi salonun ön sıralarından alırsanız daha iyi olur. Balkonu aklınızdan çıkarın). Oyundan sonra, O’nu hamburgerciye götürürseniz, sizi çok sevdiği için, tezgâhta oturup patates kızartması yiyecektir fakat bununla yetineceğini sanmayın. O’nu daha seyrek de olsa, daha göz alıcı yerlere götürün, ille de gözü parada olan bir insan değildir; aslında, genellikle cömerttir. Sık sık herkesin kendi parasını ödediği buluşmalar yaratacaktır. Ama ucuz ve fakir görünüşlü yerlerde rahatsız olur. Dünyadaki en fakir Aslan burcu kadını bile pencerelerine dokumlu perdeler, parmaklarına yüzükler ve başka süs eşyaları alabilecek kadar para biriktirmeyi başarır. Arada sırada sırf merakını gidermek için fakir mahallelere gider, ama kalabalıktan uzak durmak üzere, sadece gözlemci olarak. Fakirlik O’nu bunalıma sürükler, fiziksel olarak da hasta eder. Kılıksız gezerseniz ve O’na kulübede oturmayı önerirseniz hiç şansınız yok demektir.
Aslan burcu kadını yalandan nefret eder. Ayrıca başkalarını da kendisi gibi dürüst sanacak kadar saftır. Hayatı bir tiyatro gibi kabul eder ve sürekli rol yapar. Zor durumlardan kurtulmak ya da başkalarına kötülük etmek için değil tabii. Hayatı daha renkli, daha eğlenceli, daha canlı bir hale getirmek için. Neşeli olduğu zaman en küçük olayı bile öyle tatlı, öyle renkli biçimde anlatır ki karşısındakileri adeta büyüler. Böyle bir kadınla arkadaşlık etmek eğlencelidir, sizin hayatınızı da renklendirmeyi başarır. Ancak kolay kolay dost seçmediğini de söylemek gerek. Çünkü Aslan kadınının insanlara güvenmesi zordur. Ama size bir kez güvendi mi, artık ondan her türlü fedakârlığı bekleyebilirsiniz. Aslan burcu kadını çalışmayı sever ve genellikle meslek hayatında çok başarılı olur. Kendinden emindir ve değerini bilir. Ama yine de birine bağlanmayı ister. Tabii kişilikli bir erkeğe… Erkeğinden de kendisi gibi başarılı olmasını bekleyen bir kadındır. Bu kadınla birlikte yaşayacak erkeğin işi de zor sayılabilir aslında. Bir kere bu kadını kelimenin tam anlamıyla “taşıyabilmeniz” gereklidir. Ehven-i şer sözcüğü bu kadın için kullanılamaz. O, kötünün iyisiyle yetinmez, her şeyin en iyisini ister.
Arada sırada tutan kendini beğenmişliği ve gösteriş merakı için dişi Aslanı suçlamayın. Kendini sıradan kalabalıkların üstünde görmek O’nun doğal yapısı gereğidir, insanlar buna pek içerlemezler, çünkü içtenlikle sevilen ve sayılan bir Aslan burcu kadını, kadınların en iyi yüreklisi ve en cömerdi olabilir; çocuklara, çaresizlere ve yalnızlara kadınca bir şefkat gösterir. O’nun doğuştan hakkı olan tahtından inmesini gerçekten bekleyemezsiniz. Eğer tipik bir Güneş çocuğuysa, o kadar cana yakın ve göz kamaştırıcıdır ki, insanların çoğu O’nun sıradan biri olmadığını severek kabul ederler. Doğrusunu isterseniz, öyledir de. O, zeki kurnaz, güçlü, yetenekli olduğu kadar, aynı zamanda kadıncadır da… Aklı başında olan hiç kimse de, bunlara sıradan şeyler diyemez.
Aslan kızı genellikle, eş olarak bir mücevher gibidir. O’nu, eski püskü bir bornozla, başında bigudiler ve yüzünde kremle rüküş bir kılıkta dolaşırken pek göremezsiniz. Güzelliğine özen göstermeyi de ihmal etmez. Biraz pahalı olsa da, kusursuz bir zevki vardır. Arada sırada aşırı giden ve şıklığı unutup, cicili bicili rüküş kılıklar giyen bir Aslan burcu kadınına da rastlayabilirsiniz; ancak O, Aslanların genel bir kural haline gelen geleneksel nefis giyim ve moda zevkinin sadece bir istisnasıdır.
Amirinizi eve akşam yemeğine getirdiğiniz zaman, eşiniz harika bir ev sahibi olacaktır. Amiriniz bu kadının kalbini kazandığınız için sizin bir dâhi olduğunuzu düşünecek. Amirinizin eşi de herhalde O’nu çok beğenecek, çünkü dişi Aslana erkekler kadar kadınlar da bayılır ve her iki cins de o’nun dostça gülümsemesinden ve cana yakın kişiliğinden çok etkilenirler. O’nun parlak güneşinde duran herkes sıcaklığı hisseder. Aslanlar pek nadiren gölge yaparlar.
Anne olarak Aslan, çocuklarının üstüne cömertçe sevgi ve şefkat yağdıracaktır. O’nun için çocuklarının kusurlarını görmek kolay değildir, ama kusurlarım gördüğü zaman da sertleşecektir. Yaptıklarının takdir edilmemesine dayanamadığı için, çocukları O’na saygı gösteremezlerse, kraliçeye has bir sessizliğe bürünüp surat asacaktır. Aslan annelerin birçoğu sopayı da esirgemeden, tuhaf bir şekilde çocuklarını şımartırlar. Düşününce insana oldukça çelişkili geliyor. Yavrularıyla alt alta, üst üste oynayıp sıçrar, onlarla yakın arkadaş gibi uzun uzun konuşur; ama aynı zamanda onlara kamçısını şaklatınca askerler gibi dikkat kesilmeyi, terbiyeli davranmayı ve büyüklerinin sözünden dışarı çıkmamayı da öğretir. Öte yandan, onların çok fazla para harcamalarına göz yumması, lüks şeyler istemelerini hoş görmesi tehlikesi de vardır. Bir bakıma, diyebilirsiniz ki, O çocuklarını kral ailesinin, pek çok sevilen, ama özellikle başkalarının yanında hallerine tavırlarına dikkat etmeleri istenen, sevgili küçük bireyleri gibi yetiştirir. Onların başarılarıyla son derece gururlanacaktır. Ve de, onları incitmeğe ve haksızca yargılamağa kalkışanların Tanrı yardımcısı olsun. Bütün bunların yanı sıra, çocuklarını baskı altında boğmayacaktır. Aslan kızı, her saniye çocuklarının üstüne düşmeyecek kadar bağımsız bir insandır. O, kendi hayatını yaşayacak ve dikkatli bir gözle uzaktan yavrularını izleyecektir. Aslan burcu kadılarının birçoğu çalışan annelerdir, ama çocukları pek ilgisizlik çekmezler, iş kafasına sahip Aslanlar, genellikle, annelikle işi kusursuz bir şekilde dengelemeyi başarırlar. Aslan kızı kimi zaman tüm vakarını ve dengesini kaybederek oynayıp sıçrayan oyuncu bir dişi aslan olur. Sağlıklı bir hayvan gibi kahkahalarla kükrer, ama o an geçtikten sonra o ipek sesi ve kraliçe havası geri döner. Çirkin bir imayı ve kaba bir soruyu hiç kimse Aslan kızı kadar nefretle karşılayamaz. O, yabancıların fazla samimiyetinden hiç hoşlanmaz. Her ne kadar kendisi, yakınlarıyla olduğu zaman maskaralık yapar ve şaşılacak kadar rahat davranırsa da, yabancıların hadlerini bilmelerini ister.
Sadakat konusunda Aslan burcu kadını size şu eski deyişi anım-, satacaktır: “Bu bana, bu sana, bu da aşka ve neşeye, bir dakika gecikmeden ben de dürüst olurum sen olduğun sürece.” Bu kadar söz yeter.
O’nun bir oda dolusu hayran erkeğin ilgi merkezi olmaktaki ustalığını kıskanmayın. Dişi Aslan süzülüp geçerken başlar her zaman O’na doğru döner. Erkeklerin kendisine kur yapmalarım çok doğal bulur. O, erkeklerin komplimanlarına cesaret verebilir ve hafif, masum flörtleşmeleri hoş görüyle karşılayabilir, çünkü alkışlanmaya ve pohpohlanmaya duyduğu derin ihtiyacın altında yeterince kadınca olmadığı gibi garip bir korku yatar. O, sürekli olarak, arzulanan bir kadın olduğuna kendini inandırmak zorundadır. En yakın arkadaşınıza gülümseyerek yeni spor ceketine bayıldığını söylemesi, sizi artık sevmediği anlamına gelmez. Ama sakın siz O’nun en iyi arkadaşına yeni etekliğini beğendiğinizi söylemeye kalkışmayın. Bu tümüyle farklı bir oyundur. Eğer O, sizin sekreterinize telefonda “Bayan Adı-ne-ise”den daha samimi bir şekilde hitap ettiğinizi duyarsa, mırlayan kediciğiniz tırmalayabilir.
Kuşkusuz, bu haksızlıktır. Ama eğer tüm o harika parlak renkli tüylere gururla sahip olmak istiyorsanız, siz de bazı özverilerde bulunmak zorundasınız. Ne de olsa, bir tavus kuşuna sahip olmak bir guguk kuşuna ya da kumruya sahip olmakla aynı şey değildir. O’nun kendini beğenmişliğini şakaya alın. O, herhalde kendince önemli biridir, çünkü Aslan burcu kadınları para için değilse, prestij için erkeklerle boy ölçüşmeğe pek karşı koyamazlar. Sizin dişi Aslan, aktristen cerraha kadar her şey olabilir.
Ve işte size Aslan kızıyla güzel bir ilişki kurmanın anahtarı: Sizi baskı altında almasına izin vermeyin-siz de O’ndan üstün olmağa çalışmayın. O’nun giyinme odasının kapısına kocaman parlak bir yıldız yapıştırın ve kendi egonuzu da pohpohlayın. Siz yaman adamsınız, biliyorsunuz. Böyle mağrur bir dişi Aslanın elini kazanacak kadar yaman… Sahi, söyler misiniz, bunu nasıl başardınız?
Kasım 19, 2011
Gündem: Çocuk!
DEPREM BÖLGESİNDEKİ
300.000 ÇOCUĞUN YAŞAMI RİSK ALTINDA
VAN-ERCİŞ BÖLGESİ’NDEKİ ÇOCUKLARIN YAŞAMINI KORUMAK İÇİN
HERKESİ İVEDİLİKLE HAREKETE GEÇMEYE ÇAĞIRIYORUZ.
Van Erciş bölgesinde 23 Ekim’de meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremin yıkımının ardından kış koşulları da bölgede yaşamı zorlaştırmaya devam ediyor. 2309 binanın yıkıldığı, 11847 binanın ağır hasarlı, 17923 binanın orta hasarlı olduğu bölgede süregiden 5 ve üzeri büyüklükteki artçı depremler sebebiyle bölge halkı yaşamını dışarda, edinebiliyorlarsa çadırlarda yoksa derme çatma barakalarda geçirmeye çalışıyor. Bir milyonu geçen bölge nüfusuna rağmen devlet tarafından kurulan çadırkent, mevlana kent, konteryner kentlerde barınan nüfusun toplamı yirmi bini geçmiyor.
Kar yağışının başlaması ile barınmaya ilişkin sorunlar had safaya ulaştı. İmkanı bulunanların yanında ve devlet olanakları ile bölgeden hızlı bir göç yaşanıyor. Ancak halen bölgede 600.000’den fazla insanın depremin ve kışın etkilerine maruz kalarak yaşamaya çalıştığı tahmin ediliyor.
Her zaman olduğu gibi bu afette de çocuklar öncelikle ve daha fazla zarar görüyor. Depremin etkilediği bölgede göçün ardından geride kalan 300.000 çocuk bulunduğu tahmin ediliyor. Yoğun kar yağışının başladığı 11 Kasım tarihi ardından -15 dereceleri bulan soğuk hava ile birlikte ilk üç günde 300 çocuğun zature teşhisi ile hastanalerde tedavi altına aldındığı bildiriliyor. Basına yansıyan bu rakamın çok daha ötesinde sayıda çocuğun soğuk kaynaklı hastalıklarla yüzyüze olduğu tahmin ediliyor. Şimdiye kadar resmi rakamlarla Erciş’in Çelebibağ Beldesinde 1 çocuk donarak, önceki gün ise Vanın Karpuzalan köyünde çadırda çıkan yangında 6 ve 12 yaşlarında iki çocuk yaşamını yitirdi, iki çocuk ağır yaralandı. Tedbir alınmadığı taktirde, çocuk ölümlerinin devam etmesinden endişe ediyoruz.
Türkiye 2011 yılında, 20 Kasım Çocuk hakları Günü’nü bu kara tablo ile karşılıyor. Bölgedeki 300.000 çocuğun yaşamı ciddi risk altında. Koordinasyondan uzak, dağınık, işlevsiz, mağduriyeti arttıran çalışmalar ve göstermelik önlemler ile deprem bölgesi dışındaki toplum kesimlerini ikna çabası bir yana bırakılıp durumun ciddiyetinin farkına varılmalıdır. Daha fazla gecikmeden çocukların yaşamını koruyacak etkin önlemler alınmalıdır.
Bu çerçevede:
- Her türlü iç ve dış olanaklar bir ön önce bu amaç doğrultusunda seferber edilmeli, bölge sivil toplumun, ulusal ve uluslararası yardım kurumlarının etkinliklerine açılmalıdır.
- Yardım dağıtımları düzenli olarak ve çadırkentlerde olmasalar dahi tüm ihtiyaç sahiplerini kapsayacak şekilde yapılmalıdır. İhtiyaç sahibinin yardıma değil yardımın ihtiyaç sahibine ulaştığı bir sisteme geçilmeldiir.
- Devlet bölge halkına tam olarak ulaşamamaktadır. Bölgede sosyal hizmet altyapısı yoktur. Çocukların durumunun tespiti ve yerinde destek verilebilmesi için sosyal hizmet altyapısı hızla kurulmalıdır. Bu hizmetin sağlanması için ulusal ve uluslararası sivil toplumdan gelen destek talepleri hızla değerlendirilmeli ve sonuçlandırılmalıdır.
- Sivil toplum örgütleri için işletilen “akreditasyon” sistemi bölgede çalışma konusunda izin almayı haftalara yayan bir bürokrasiye dönüşmüştür. Akreditasyon ile ilgili kalıcı muattap belirlenmeli ve süreç tüm sivil toplum kuruluşları için açık, adil ve hızlı bir şekilde işletilmelidir.
- Kızılay çadırları yerine biran önce kış koşullarına uygun konteynerler, pünomatik ve/veya prefabrik yapılar kurulmalıdır. Bu yapıların sayıları sembolik olmaktan çıkarılmalıdır.
- Çadırkentte yaşamak yardım almanın şartı olmaktan çıkarılmalıdır. Evlerinin bahçelerinde ya da civarında barınmak zorunda olan ailelere de koşulsuz, yerinde, geçici barınak, gıda ve sağlık desteği verilmelidir.
1995’ten bu yana BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin tarafı olan Türkiye sözleşmenin 6. Maddesinde belirtildiği üzere öncelikle çocukların yaşam hakkını korumakla yükümlüdür.
Bu yükümlülüğün ve bölgedeki durumun gereği tüm kamuoyunu, ulusal ve uluslararası tüm kurum ve kuruluşları İVEDİLİKLE, bölgedeki çocukların yaşamını korumak için harekete geçmeye çağırıyoruz.
Gündem: Çocuk!
Çocuk Haklarını Tanıtma, Yaygınlaştırma, Uygulama ve Uygulamaları İzleme Derneği
Tunalı Hilmi Caddesi No:54/8 Kavaklıdere/ ANKARA * Tel-Faks: 0312 437 76 41
www.gundemcocuk.org * info@gundemcocuk.org
- Funda Şen sosyal sorumluluk düşüncesi çerçevesinde bu basın bültenini yayınlamayı uygun görmüştür. Yazıda anılan dernekle herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Benzer yazılar:
Ocak 15, 2011
Hayatıma Hoşgeldin Bebeğim….
İlk kez anne olmama 22 saat 45 dakika kaldı. 20 sene önce bugün karın diz boyunu gectigi soguk bir Oltu gününde karnım burnumda heyecan içinde bekliyordum . 9 ay 10 gün geçmiş üstüne 10 gün daha geçmişti neredeyse. Erzurum Oltu arasındaki 2 saatlik yol kar nedeniyle kapalıydı. Belediyenin kenara topladığı karlar neredeyse 2-3 insan boyu olmuştu. 1991 yılı Erzurum-Oltu anne olmama çok az kalmıştı.
Daha önce kaybettiğim iki bebeğim göz önüne alınırsa bu çok kıymetli bir bebekti ve çok heyecanlı bir bekleyiş süreci geçirmiştik Önceki gün doktorumla yaptığımız görüşme neticesinde artık kendi kendine doğmayacağına karar vermiştik. Bu akşam saat 18.00 da hastaneye gidecek ve artık doğumu başlatacaktık. Sevgili annem kar kış dememiş günler öncesinden gelmişti. Dolayısı ile tüm hazırlıklar tamamdı. Aylardır ultrason ekranlarından izlediğim bebeğimi kucağıma alacaktım artık.
O gün her gün gibiydi aslında yalnız benim mideme birisi bir avuç dolusu kelebeği bırakıp gitmişti sanki. Yerimde duramıyor, korkuyor fakat bunu etrafıma da belli edemiyordum. Herkes çok heyecanlıydı. Sabahtan evle ilgili hazırlıklar yapılmış ve tek eğlencemiz olan evimizin yan tarafındaki gazinoya geçilmişti. Benimle birlikte tüm bir lojman ahalisi de Dilara’yı bekliyordu. Lojmanlar bölgesinin en genç, en zıpır ve en şirin geliniydim. Dolayısıyla bu küçücük yerde memleketlerinden kilometrelerce uzakta olan bizler kocaman bir aile gibiydik aslında. Alay komutanımızın arabası kapının önünde hazır bekliyordu valizim arkasına yüklenmişti. Evlisi bekarı herkes gazinodaydı şakalaşıyor, gülüşüyorduk. Akşama kadar okey oynadım. Okey masasında doğum yapacağıma dair rivayetler dolaşıyordu ortalıkta. Tam 33 kilo almıştım ve oturup kalkarken yardım gerekiyordu artık Saat 17.45 de arabalara bindik. Şaka değil 8-10 araba konvoy halinde yağan tipiye aldırmadan hastanenin yolunu tuttuk. O gece tek doğum benimkiydi sanki. Doktorumun şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kaldı. Beni son kontroller için odaya aldığında dışarıda yaklaşık 30 kişilik bir kalabalık bekliyordu. Doğumhanenin dış salonuna sandalyeler getirilmişti.
Kontrollerini tamamlayan doktorum baştan beri söylediği şeyi yenileyip sezaryene almak istedi. Fakat ben her zamanki inatçı tavrımla bebeğimin doğduğunu görmek istediğimi ve suni sancı vermesini istedim. (Büyük Hata)… İstemeyerek de olsa isteğimi yerine getirdi. Suni sancı verilmişti. Artık heyecanım son noktasındaydı. İlk yarım saat hiçbir şey olmadı. Kalktım dışarıdakilere sataştım, gülüştük. Dışarıdaki ekibin keyfi yerindeydi sıcak su bulunmuş neskafeler yapılmıştı. Yarım saat sonrasında ise bugün bile hatırladığımda içimi titreten inanılmaz ıstırap dolu bir beş saatin başlangıcıydı. Rivayete göre doğum sancısı arada nefes aldırmazsa insanı öldürürmüş. Gerçekten de ölecekmişim gibi hissediyordum sancı geldiği zaman inanılmaz derecede canım yanıyor durduğu zamansa sanki hiçbir şey olmamış gibi hiçbir acı hissetmiyordum. Normal bir yatakta üstüm başım giyinik bir şekilde doğumu beklediğimiz için sancı geldiğinde dışarıdakileri tutmak mümkün olmuyor yanıma gelip elimi tutuyor beni iyice şımartıyorlardı. Herkes bir şeyler söylüyor terimi siliyorlardı. Doktorum beni unutmuş dışarıdaki grupla sohbete dalmıştı. Yaklaşık dört saatin sonunda ben dahil hiç kimse pes etmemişti. Sadece bir ara canım anneciğimin arkası dönük hıçkırarak ağladığını gördüm. “Canı çok yanıyor” diye söyleniyordu. Kıyamamıştı bana. Bugün benimde iki tane kızım var o gün onun neler hissettiğini şimdi daha iyi anlıyor insan. Hemşireler biz böyle doğum görmedik diyerek gülüşüyorlardı. Gece yarısına doğru hala bir şey değişmemişti artık her 15 dakikada bir gelen doktorum bebeğin kalp atışlarını dinliyor endişe ve gerginliği yüzünden okunuyordu. Son kontrolünden sonra rahim ağzı hala 2 cm açıktı ve bu doğum için yeterli değildi. O sırada bir koşturmacadır başladı odaya girip çıkan hemşire sayısı artmış doktorum sağa sola emirler yağdırmaya başlamıştı. Sancıdan nefes alabildiğim bir aralıkta “ne oluyor ?” diye sordum. “Ne olacak bebeği de kendini de öldüreceksin. Ameliyata alıyorum” diye bağırdı. Artık bir şey söylememin anlamsız olacağını anlamış olmalıyım ki susup kaldım. Sadece gözlerimden yaşlar akmaya başladı bir anda. Odadaki herkes çıkarılmış ve ameliyat için hazırlanmıştım. Korkudan ölecek gibiydim. Sedyeye yatırdılar veeee bomba ameliyathaneye girerken doktorumla son pazarlığım. “Lütfen dikişlerim estetik olsun bikiniden gözükmesin”di. Ne kadar çocukmuşum
)) Oysaki son derece risk altındaymışım. Doğum sancısıyla birlikte rahim ağzı açılır ve rahim duvarı incelirmiş. Bu kadar sancıya rağmen rahim ağzı açılmazsa incelen rahim duvarı yırtılabilirmiş. Bu durumda da bebek ölür ve annenin hayatı da riske girermiş. Bu şartlar altında beni ameliyathaneye yetiştirmeye çalışan doktorum bu sözümden sonra çok iyi bir insanmış ki beni dövmemiş
Kendisini bunca yıl sonra bile minnetle anıyorum.
Bundan sonrası eşimin ve sevgili annemin anılarından. Beni ameliyathaneye almalarını müteakip öylece kalıvermişler kapının önünde. Herkese derin bir endişe ve sessizlik hakim olmuş. İçeri alınışımın 15 inci dakikasında hemşirelerden biri kucağında yeşil bir beze sarılı Dilara’mla çıkagelmiş. Annem onu gördüğü anı şöyle ifade ederdi. “Sizlerde dahil olmak üzere bugüne kadar gördüğüm en güzel bebekti.” Hep bir kız çocuk hayali kuran fakat iki oğlu olan sevgili Serap ablam Dilara’yı görünce eşimin boyu kadar havaya sıçramış sevincinden. Bu arada eşim 1.83 cm
Bütün o kalabalıkta Dilara elden ele dolaşmış. Bugünkü gibi değil şartlar tabi. Oltu Devlet Hastanesinde doğum yapıyorum. Yok öyle bebek odasıymış, girilmezmiş filan. Bu arada ben içerdeyim hala beni unutmuş millet
. Annem Dilara’yı eski usul kundak yapmaya çabalarken sevgili eşimi ameliyathaneye giden kapının önünde yere çömelmiş bulmuşlar. “Funda gelmedi hala” diye söyleniyormuş.
İçeri alınışımdan tam 1.5 saat sonra beni de getirmişler. Sonrasında ilk hatırladığımsa bulanık bir aydınlığa gözlerimi açmaya çabaladığımdı. Bir şeyler tersti ama anlayamıyordum bilincim bulanıktı ve canım çok yanıyordu. Sadece yüzünü hatırlıyorum annemin kucağında bana doğru uzatıyorlardı. Simsiyah saçları vardı ve boncuk gibi kapkara gözleri. O an hıçkıra hıçkıra ağladım çünkü çok güzeldi. Henüz ameliyathane bezlerine sarılı ve yaralıydım fakat hissettiğim o duyguyu tarif edebileceğimi sanmıyorum. Sadece fısıltı halinde ama çok güzel diyebilmiş ve ağlamaya başlamıştım. Dilara hayatımdaydı artık.
Benim de sağ salim çıkışımdan sonra ki olanları ise Serap ablam şöyle anlatır. “Gece saat 02.00 olmuştu evlerimize geldik. Hep beraber oturup bir çay koyalım dedik. Çayı koyup televizyonu açtık ki savaş başlamış (Bknz.Körfez savaşı). Sabaha kadar kimsenin gözüne uyku girmedi” askerdi hepimizin eşi ve burnumuzun dibinde bir savaş başlamıştı.
Bizim savaştan ancak ertesi gün öğlene doğru haberimiz oldu. Dilara doğum zamanlamasıyla bile hayatımızı kolaylaştıracağını müjdelemişti aslında. Biricik kardeşim o dönemde Kuzey Irak’da askerdi ve böyle bir savaşta direk risk altındaydı Dilara’nın doğumu olmasa anneciğimi sakinleştirmek hiç mümkün olmazdı sanırım.
O gün doğan o bebek bugün 20 yaşına basıyor. Hayatıma her zaman güzellik kattı. Zarifliğiyle, güzelliyle, ince düşüncesiyle, çoğu zaman benden olgun halleriyle, sorumluluklarının bilincinde oluşuyla, hepsinden önemlisi çok iyi bir insan, arkadaş ve evlat oluşuyla beni her zaman mutlu etti. Hayatıma her zaman anlam kattı. Sırdaşım, arkadaşım,bebeğim oldu. Bazen kendimi sorgulamama (ben yeterince iyi bir annemiyim acaba?) sebep olacak kadar güzel bir çocuk oldu.
İlk kez anne olmama 22 Saat 45 dakika kaldı. Bugün hayatımın en heyecanlı ve en mutlu günü. “SENİ SEVİYORUM DİLARAM” Hayatıma hoşgeldin.
Ocak 3, 2011
İspanyolca öğreniyorum… ¡Hola!..
Evet yanlış duymadınız. İspanyolca öğrenmeye başladım. “Nerden çıktı bu saatten sonra? “Demeyin lütfen. Hayatı yaşamanın ve öğrenmenin yaşı ve zamanı olmaz. Sadece kendiniz için en son ne zaman birşeyler yaptınız? Çok keyifli bir dil ayrıca
klavuz olması açısından başlangıç bilgilerimi sizlerle paylaşayım istedim.
İSPANYOLCA HAL HATIR SORMA
¿Cómo estás?
Birisine hal hatır sormaya kalkıştığınızda yukarıdaki soru
cümlesini kullanabilirsiniz.
¿Cómo está?
Eğer hal hatırı sorduğunuz kişi yakın arkadaşınız değilse, arada bir
mesafe varsa yukarıdaki soru cümlesini kullanın.
¿Que tal?
Eğer hal hatır sorulacak kişi size çok yakınsa bu takdirde yukarıdaki
soru cümlesini kullanabilirsiniz.
Halinizi soran kişiye aşağıdaki cevapları verebilirsiniz:
| İspanyolca | Türkçe |
| así-así | öyle-böyle |
| confortable | Rahat |
| excelente | Muhteşem |
| feliz | Mutlu |
| infeliz | Mutsuz |
| bien | İyi |
| mal | Kötü |
| muy bien | çok iyi |
| muy mal | çok kötü |
İSPANYOLCA SELAM VERME
Buenos días: İyi Günler!
Buenas noches: İyi Geceler!
Bienvenidos: Hoşgeldiniz!
Hola: Merhaba!
Hasta la vista: Görüşmek Üzere !
Hasta luego: Görüşmek Üzere!
Adios: Hoşçakal !
Perdón : Pardon !
Por favor: Lütfen !
Gracias : Teşekkürler !
Si: Evet !
No: Hayır !
Vamos: Gidelim !
İSPANYOLCA’DA EN ÇOK KULLANILAN BAZI KELİMELER
Evet – Sí
Hayır – No
Teşekkür ederim – Gracias
Çok teşekkür ederim – Muchas gracias
Rica ederim – De nada
Lütfen – Por favor
Özür dilerim – disculpe
Merhaba – Hola
Hoşçakal – Adiós
Görüşürüz – Hasta luego
Günaydın – Buenos días
İyi akşamlar – Buenas tardes
İyi geceler – Buenas noches
Ben – Yo
Sen – Tú , Vos( Arjantin’de kullanılır, Tú daha saygılı bir hitap şeklidir.)
O – Él (e) , Ella (d)
Biz – Nosotros (e), Nosotras (d)
Siz – Vosotros (e), Vosotras (d), Ustedes (Latin Amerika’da kullanılır, çekimi ellos ile aynıdır.)
Onlar – Ellos (e), Ellas (d)
Nasılsın? ¿Cómo estás? ¿Qué pasa?
Nasılsınız? ¿Cómo está usted?
Ne var ne yok? ¿Qué tal?
İyi – Bien
Kötü – Mal
Ne – qui?
Kız çocuk – La hija
Erkek çocuk – El hijo
Anne – La madre
Baba – El padre
Arkadaş – El amigo (e), La amiga (d)
Biraz – Un poco
Çok – Mucho
Hepsi – Todo
Tamam – !!De acuerdo!, !!vale!, !!esta bien!
Hoşgeldiniz – Bienvenidos
İSPANYOLCA ALFABESİ
| Harf | Harfin Adı | Okunuşu |
| A | A | A |
| B | BE | B |
| C | CE | “TH” VEYA K |
| CH | CHE | Ç |
| D | DE | D |
| E | E | E |
| F | EFE | F |
| G | GE | H VEYA G |
| H | HACHE | OKUNMAZ |
| I | İ | İ |
| J | JOTA | H |
| K | KA | K |
| L | ELE | L |
| LL | ELLE | Y |
| M | EME | M |
| N | ENE | N |
| Ñ | ENE | NY |
| O | O | O |
| P | PE | P |
| Q | CU | K |
| R | ERRE | R |
| RR | ||
| S | ESE | S |
| T | TE | T |
| U | U | U |
| V | UVE | B |
| W | UVE DOBLE | V |
| X | EQUİS | KS VEYA S |
| Y | İ GRİEGA | İ |
| Z | ZEDA ZETA | TH |
İSPANYOLCA GÜNLER AYLAR MEVSİMLER
Günler
El domingo – Pazar
El lunes – Pazartesi
El martes – Salı
El miércoles – Çarşamba
El jueves – Perşembe
El viernes – Cuma
El sábado – Cumartesi
Aylar
Ocak – Enero
Şubat – Febrero
Mart – Marzo
Nisan – Abril
Mayıs – Mayo
Haziran – Junio
Temmuz – Julio
Ağustos – Agosto
Eylül – Septiembre
Ekim – Octubre
Kasım – Noviembre
Aralık – Diciembre
Mevsimler
La primavera – Bahar
El verano – Yaz
El otoño – Sonbahar
El invierno – Kış
İSPANYOLCA SELAM VERME
Buenos días: İyi Günler!
Buenas noches: İyi Geceler!
Bienvenidos: Hoşgeldiniz!
Hola: Merhaba!
Hasta la vista: Görüşmek Üzere !
Hasta luego: Görüşmek Üzere!
Adios: Hoşçakal !
Perdón : Pardon !
Por favor: Lütfen !
Gracias : Teşekkürler !
Si: Evet !
No: Hayır !
Vamos: Gidelim !
İSPANYOLCA CÜMLE YAPILARI
Olumlu Cümleler:
Özne + Fiil olarak formüle edilmektedir.
| Lorca va a cinema. | Lorca sinemaya gidiyor. |
| Lorca toca la quitarra. | Lorca gitar çalıyor. |
| Lorca estudia inglese. | Lorca İngilizce çalışıyor. |
| Lorca escucha discos. | Lorca mp3 dinliyor. |
| Lorca escucha la radio. | Lorca radio dinliyor. |
| Lorca habla Frances. | Lorca fransızca konuşuyor. |
Olumsuz Cümleler:
Özne + No + Fiil olarak formüle edilmektedir.
| Lorca no va a cinema. | Lorca sinemaya gitmiyor. |
| Lorca no toca la quitarra. | Lorca gitar çalmıyor. |
| Lorca no estudia inglese. | Lorca İngilizce çalışmıyor. |
| Lorca no escucha discos. | Lorca mp3 dinlemiyor. |
| Lorca no escucha la radio. | Lorca radio dinlemiyor. |
| Lorca no habla Frances. | Lorca fransızca konuşmuyor. |
Soru Cümleleri:
Fiil + Özne olarak formüle edilmektedir.
| Adonde va Lorca? | Lorca nereye gidiyor? |
| Que toca Lorca? | Lorca ne çalıyor? |
| Que estudia Lorca? | Lorca ne çalışıyor? |
| Que escucha Lorca? | Lorca ne dinliyor? |
| Que escucha Lorca? | Lorca ne dinliyor? |
| Que habla Lorca? | Lorca ne konuşuyor? |
İSPANYOLCA GRAMER
1)) İSİMLER
• İSİMLERİN TÜRLERİ
İspanyolca’da tüm isimler ya erildir ya da dişil.
| ERİL | DİŞİL |
| El Chico Erkek Çocuk |
La Chica Kız Çocuk |
| El Jardín Bahçe |
La Universidad Üniversite |
| El Libro Kitap |
La Revista Dergi |
| El Miedo Korku |
La Libertad Özgürlük |
Eğer isim canlı bir nesneyi anlatıyorsa, bir cinsiyetinin olması çok doğaldır. Bu İngilizce’de eril ya da dişil olmasına bağlı olarak, canlı nesnelerin farklı isimleri olmasının sonucudur.
Aşağıdaki İspanyolca isimlerin hepsi canlı varlıkları adlandırırlar.
| ERİL | DİŞİL |
| El Gato Eril Kedi |
El Gata Dişi Kedi |
| El Perro Eril Köpek |
La Perra Dişi Köpek |
| El Chico Erkek Çocuk |
La Chica Kız Çocuk |
| El Abuelo Büyük Baba |
La Abuela Büyük Anne |
Not:
a) Sonu sessiz harfle biten eril isimler, dişil isimlere dönüştürülmek için sonuna “-a” eklenir.
Örnek: El Profesor – La Profesora, El Señor – La Señora
b) İnsanları karşılayan bazı isimler eril yada dişil olanı anlatmak için aynı yapıda kalır. Bu isimlerin sadece belirleyici sıfatları değişir.
Örnek: El Estudiante (Erkek Öğrenci)
La Estudiante (Kız Öğrenci)
El Pianista (Piyanist)
La Pianista ( Bayan Piyanist)
c) -sión, -ción, -dad, -tad, -tud, -umbre ile biten isimler dişildir.
Örnek: La Televisión, La Decisión, La Conversación, La Habitación
d) A ile biten BAZI isimler erildir.
Örnek: El Problema, El Telegrama, El Programa, El Mapa
e) A ile biten isimlerden dördü istisnadır ve akılda tutulmalıdır.
Örnek: El día, El Mapa, El Planeta, El Sofá
• İSİMLERİ ÇOĞUL YAPMA
Eğer isim sesli bir harfle bitiyorsa, sonuna -s getirilerek çoğul yapılır.
| TEKİL | ÇOĞUL |
| Libro (Kitap) Pluma (Tüy) Chico (Erkek Çocuk) Señora (Bayan) |
Libros (Kitaplar) Plumas (Tüyler) Chicos (Çocuklar) Señoras (Bayanlar) |
Tanımlayıcı sıfatlar (El, La) çoğul isimlerde Los, Las olarak değişir
| TEKİL | ÇOĞUL |
| El Libro (Kitap) La Pluma (Tüy) El Chico (Erkek Çocuk) La Señora (Bayan) |
Los Libros (Kitaplar) Las Plumas (Tüyler) Los Chicos (Çocuklar) Las Señoras (Bayanlar) |
Eğer isim sessiz harfle bitiyorsa, sonuna –es getirilir.
| TEKİL | ÇOĞUL |
| El Borrador (Silgi) La Universidad (Üniversite) El Profesor (Profesör) La Ciudad (Şehir) |
Los Borradores (Silgiler) Las Universidades (Üniversiteler) Los Profesores (Profesörler) Las Ciudades (Şehirler) |
Not:
a) Eğer bir isim -ión ile bitiyorsa sonuna -es getirilir ve aksan işareti atılır.
b) Bir isim z ile bitiyorsa, sonuna -es eklenir ve z, c’ye çevrilir.
c) Eğer çoğul kelime içinde iki cinsiyet birden varsa, isim “eril” şeklinde kullanılır.
d) Birleşik sözückler her zaman eril saylır ve çoğul yapıldığında belirleyici sıfatları “El”den “Los”a çevrilir.
2)) FİİLLER
• DÜZENLİ FİİLLER
BASİT FİİLLERİN YAPISI
İspanyolca’daki tüm fiiler ya düzenlidir ya da düzensiz. Bu derste, daima düzenli olan üç fiili inceleyeceğiz; hablar (konuşmak), comer (yemek), vivir (yaşamak)
Her fiilin sonundaki iki harfe dikkat edin. Fiilerin üç categorisi vardır:
-ar fiilleri: (“hablar” gibi)
-er fiilleri: (“comer” gibi)
-ir fiilleri: (“vivir” gibi)
| ÇEKİM 1 | |
| YALIN HALİ | FİİLER SONLARI |
| Am- -ar (sevmek) | |
| Cant- -ar (şarkı söylemek) | |
| Mud- -ar (hareket etmek) | |
| ÇEKİM 2 | |
| YALIN HALİ | FİİL SONLARI |
| Tem- -er (korkmak) | |
| Com- -er (yemek) | |
| Deb- -er (sahip olmak) | |
| ÇEKİM 3 | |
| YALIN HALİ | FİİL SONLARI |
| Viv- -ir (yaşamak) | |
| Sub- -ir (binmek ) | |
| Escrib- -ir (yazmak) | |
| İSİM YAPIMI | FİİL SONLARI |
| 1. ÇEKİM 2. ÇEKİM 3. ÇEKİM |
Am- -ando (sevilen) Tem- -iendo (korkulan) Viv- iendo (yaşanan) |
| GEÇMİŞ ZAMAN | FİİL SONLARI |
| 1. ÇEKİM 2. ÇEKİM 3. ÇEKİM |
Am- -ado (sevilmiş) Tem- -ido (korkulmuş) Viv- ido (yaşanmış) |
Not:
a) -ar fiillerini şimdi zaman formuna getirmek için mastar ekini atın ve
-o
-as
-a
-amos
-áis
-an’ı ekleyin
b) -er fiilerini şimdiki zaman formuna getirmek için mastar ekini atın ve
-o
-es
-e
-emos
-éis
-en’i ekleyin
c) -ir fiillerini şimdiki zaman formuna getirmek için mastar ekini atın ve
-o
-es
-e
-imos
-ís
-en’i ekleyin
Örnekler:
Yo vivo en Madrid pero ella no vive en Madrid. (Ben Madrid’te yaşıyorum ama o Madrid’te yaşamıyor.)
Yo estudio medicina y ellos estudian derecho. (Ben Tıp okuyorum ama onlar Hukuk okuyorlar.
Hablas Español? (İspanyolca konuşabilir misin? -Resmi olmayan-)
Habla Usted Español? (İspanyolca konuşabilir misiniz? -resmi-)
Örnekler:
İspanyolca’da özneler çok fazla gerekli olmasa da, Ellos, Ellas ve Ustedes’de olduğu gibi él, ella ve usted için de fiil yapıları aynıdır. Bunun nedeni, fiilin sonundaki eklerin olayın kimin tarafından yapıldığını belirlemesidir.
• ÇOK ÖNEMLİ İKİ FİİL: “SER” ve “ESTAR”
Ser de Estar da “olmak” olarak çevrilebilir. Ama ikisinin de farklı anlamları vardır.
La manzana está verde — Elma olgunlaşmış.
La manzana es verde — Elmanın rengi yeşil.
İlk örnekte, örneklerimiz elmanın durumunu anlatmak ilgiliydi. Elma, henüz olgunlaşmamış olduğu için rengi yeşil. Elma olgunlaşınca, artık rengi yeşil olmayacak.
İkinci örnekte, örneğimiz elmanın gerekli özelliklerinden bahsediyor. Elmanın rengi yeşil. Bu elma türü olgunlaştıktan sonra bile yeşil olarak kalacaktır.
Bu olayı anlatmak için “estar” kullanılır. Estar, düzensiz bir fiildir. -ar fiillerinin her zaman izlediği olağan kurallardan oluşmaz. Bu yüzden, akılda tutulmalıdır.
ESTAR
Estoy
Estás
Está
Estamos
Estáis
Están
Her zaman devamlılığı olan bir özelliği belirtmek için “ser” kullanılır. Ser fiili de düzensizdir ve ezberlenmesi gerekir.
SER
Soy
Eres
Es
Somos
Sois
Son
• DÜZENSİZ FİİLLER
Fiilin kökündeki sesli yada sessiz harf değişime uğradığı zaman İspanyolca fiiller düzensiz duruma geçerler. Ayrıca, özellikle düzensiz fiiller vardır. İşte her kategoriden örnekler:
1-Sesli Harf Değişimi
| ŞİMDİKİ ZAMAN | EMİR KİPİ | ŞİMDİKİ DİLEK KİPİ |
| cierro | Cierre | |
| cierras | cierra | cierres |
| cierra | cierre | Cierre |
| cerramos | cerremos | Cerremos |
| cerráis | cerrad | Cerréis |
| cierran | cierren | Cierren |
Aynı şekilde değişen diğer fiiller: Acertar (Tahmin Etmek), Alentar (Cesaretlendirmek), Arrender (Kiralamak), Atravesar (Geçmek), Calentar (Isıtmak), Cegar (Kör Olmak), Comenzar (Başlamak), Concertar (Düzenlemek), Despertar (Uyanmak), Enterrar (Gömmek), Regar (Sulamak), temblar (Titremek)
| ŞİMDİKİ ZAMAN | EMİR KİPİ | ŞİMDİKİ DİLEK KİPİ |
| pierdo | Pierda | |
| pierdes | pierda | pierdas |
| pierde | pierde | Pierda |
| perdemos | perdamos | Perdamos |
| perdéis | perded | Perdáis |
| pierden | pierdan | Pierdan |
Aynı şekilde değişen diğer fiiller: Ascender (Tırmanmak), Defender (Savunmak), Escender (Işıtmak), Entender (Anlamak), Querer (İstemek), ve -erde, -erner ve -erter ile biten diğer tüm fiiller
| ŞİMDİKİ ZAMAN | EMİR KİPİ | ŞİMDİKİ DİLEK KİPİ |
| concierno | Concierna | |
| conciernes | concierne | conciernas |
| concierne | concierna | Concierna |
| concernimos | concernamos | Concernamos |
| concernís | concernid | Concernáis |
| conciernen | conciernan | Conciernan |
Aynı şekilde değişen diğer fiiller: Discernir (Farketmek)
Kökleri E-I şeklinde değişen fiiller: Competir (Yarışmak), Perseguir (Takip Etmek), Reís (Gülmek), Sonreír (Gülümsemek)
Pedir (Rica Etmek) — Pido (Rica ediyorum)
Kökleri O-UE şeklinde değişen fiiller: Apostar (İddia Etmek), Colgar (Asmak), Encontrar (Bulmak), Volver (Geri dönmek), Cocer (Pişirmek) ve -olgar, -ontrar, -oler, -olver, -order, -over ile biten diğer tüm fiiller
Acordar (Aynı fikirde olmak)—- Acuerdo (Katılıyorum)
Kökleri U-UE şeklinde değişen fiiller: Bu kuralın uygulandığı tek -ar çekimli Fiil “Jugar”dır.
| ŞİMDİKİ ZAMAN | EMİR KİPİ | ŞİMDİKİ DİLEK KİPİ |
| juego | juegue | |
| juegas | juega | juegues |
| juega | juegue | juegue |
| jugamos | juguemos | juguemos |
| jugáis | jugad | juguéis |
| juegan | juegan | jueguen |
Aynı şekilde değişen diğer fiiller: Sentir (Siento, Sientes, Sienter….) Adquirir (Adquiero, adquieres…) Podrir (pudro, pudres, pudre….)
2- Sessiz Harf Değişimi
Kökleri C-G şeklinde değişen fiiller: Hacer
| ŞİMDİKİ ZAMAN | ŞİMDİKİ DİLEK KİPİ |
| hago, haces, hace, hacemos, hacéis, hacen |
HAGA, HAGAS, HAGA, HAGAMOS, HAGÁIS, HAGAN |
Aynı şekilde değişikliğe uğrayan fiiller: HABER (Hava, havas, hava…) CONOCER (conozco, conozca…), PONER (pongo, ponga..) TRADUCIR (Traduzco, traduzca…) SALIR (salgo, salga…) TRAER (traigo, traiga…)
3- Özellikle Düzensiz Olan Fiiller
| ŞİMDİKİ FİİL | BİLİNEN (-Dİ’Lİ) GEÇMİŞ ZAMAN |
| Andar (yürümek) | Anduve- anduviste- anduvo- anduvimos- anduvisteis- anduvieron |
| Caber (yakışmak) | cupe-cupiste- cupo- cupimos- cupisteis- cupieron |
| dar (vermek) | di – diste- dio- dimos- disteis- dieron |
| decir (söylemek) | dije – dijiste- dijo- dijimos- dijisteis- dijeron |
| estar ( olmak) | estuve – estuviste- estuvo- estuvimos- estuvisteis- estuvieron |
| haber (sahip olmak) | hube- hubiste- hubo- hubimos- hubisteis- hubieron |
| Hacer (yapmak) | hice- hiciste- hizo- hicimos- hicisteis- hicieron |
| Ir, ser (gitmek, bulunmak) | fui- fuiste- fue- fuimos- fuisteis- fueron |
| Poder (yapabilmek) | pude- pudiste- pudo- pudimos- pudisteis- pudieron |
| Poner (Koymak) | puse- pusiste- puso- pusimos- pusisteis- pusieron |
| querer (istemek) | quise- quiste- quiso- quisimos- quisisteis- quisieron |
| saber (bilmek) | supe- supiste- supo- supimos- supisteis- supieron |
| Tener (sahip olmak) | tuve- tuviste- tuvo- tuvimos- tuvisteis- tuvieron |
| Traer (getirmek) | traje – trajiste- trajo- trajimos- trajisteis- trajeron |
| Venire (gelmek) | vine- viniste- vino- vinimos- vinisteis- vinieron |
Aynı şekilde değişikliğe uğrayan fiiller: HABER (Hava, havas, hava…) CONOCER (conozco, conozca…), PONER (pongo, ponga..) TRADUCIR (Traduzco, traduzca…) SALIR (salgo, salga…) TRAER (traigo, traiga…)
4- Fiillerin Kişisel Durumları
| ŞİMDİKİ ZAMAN | Te llamo y no me contestas (Seni arıyorum ama sen bana cevap vermiyorsun.) |
| ŞİMDİKİ ZAMANIN HİKAYESİ | Aquel día llovía mucho (O gün çok yağmur yağıyordu.) |
| YAKIN GEÇMİŞ ZAMAN | He sufrido mucho (Çok acı çektim.) |
| Dİ’Lİ GEÇMİŞ ZAMAN | La semana pasada fui al cine (O yaz üç kez sinemaya gittim.) |
| MİŞ’Lİ GEÇMİŞ ZAMANIN HİKAYESİ | Cuando llegué, ya había terminado. (Ben vardığımda, ders çoktan bitmişti.). |
| MİŞ’Lİ GEÇMİŞ ZAMANIN HİKAYESİ | Apenas hubo cenado, se acostó. (Yemeğini yer yemez uyumaya gitti.) |
| GELECEK ZAMAN | Pasado mañana iremos al cine. (Tomorrow we will go to the cinema) |
| GELECEKTE GEÇMİŞ ZAMAN | Cuando llegues, ya habré acabado el trabajo. (when you’ll come back, I’ll have finished ) |
| ŞART KİPİ BİRLEŞİK ŞART CÜMLESİ |
Iría si pudiera. (I’d go if I could) Nos dijo que habría podido hacerlo a tiempo. (He told us that he could have done it on time.) |
3)) BELİRTİCİ SIFATLAR
EL, LA, LOS, LAS
İspanyolca’da, ismin eril, dişil, tekil ya da çoğul olmasına göre 4 tane belirtici sıfat vardır.
| BELİRTİCİ SIFATLARIN 4 ŞEKLİ |
| el gato eril kedi |
| los gatos eril kediler |
| la gata dişi kedi |
| las gatas dişi kediler |
4)) BELİRSİZ SIFATLAR
UN, UNA, UNOS, UNAS
Belirsiz Sıfatların “Un, Una, Unos ve Unas” olmak üzere 4 şekli vardır.
| BELİRSİZ SIFATLAR | ÖRNEKLER |
| un eril tekil isim |
un gato bir eril kedi |
| una dişi tekil isim |
una gata bir dişi kedi |
| Unos eril çoğul isim |
unos gatos birkaç eril kediler |
| unas dişil çoğul isim |
unas gatas birkaç dişi kediler |
Not:
“Un” ve “una” aynı zamanda “bir” anlamında da kullanılır.
Un libro: Bir kitap
Una pluma: Bir tüy
Una manzana: Bir elma
SIFATLAR
İspanyolca’da, sıfatlar tanımladıkları ismin cinsiyetine göre şekil değiştirirler. “Uzun erkek çocuk” ile “uzun kız çocuk” arasındaki farka dikkat edin.
Sıfatlar tanımladıkları isim çoğul yada tekilse de şekil değiştirirler. “Uzun erkek çocuk” ile “uzun erkek çocuklar” ve “uzun kız çocuk” ile “uzun kız çocuklar” arasındaki farka dikkat edin.
1- Sıfatlar genellikle -o ile biter ve bunların dört şekli vardır. Aşağıdaki tüm sıfatlar “uzun” anlamına gelir: Alto, alta, altos, altas
2- -e ile biten sıfatlar da çoğul yada tekil isimler için şekil değiştirirler. Çoğul yapmak için sonuna -s eklenir. Fakat bunlar dişil yada eril isimler için aynı kalırlar.
3- Benzer bir şekilde, sessiz harflerle biten sıfatlar tekillik yada çoğulluk durumlarında şekil değiştirir fakat cinsiyet için değiştirmezler. Bunları çoğul yapmak için -es takısı eklenir.
5)) ZARFLARIN TÜRLERİ
Soru ve Ünlem Zarfları
Bunlar;
“¿Neden?, ¿nerede?, ¿nasıl?, ¿ne kadar?,¿ne?, ¿kim?, ¿ne zaman?, ¿hangisi?, ¿hangileri?” dir. ( ¿Porqué?, ¿dónde?,¿ cómo?,¿ cuándo?, ¿Qué?, ¿Quién?,¿ Cúantos?, ¿Cuáles?, ¿Cuánto?)
Genelde sorunun başında bulunurlar ve aksan işaretine göre okunurlar.
Ünlem zarflarının daima aksan işareti ve soru zarflarınında hem başına hem de sonuna soru işareti aldığına dikkat edin
Örnekler:
¿Porqué has llegado tan tarde? (Neden geç kaldın?)
¿Dónde está mi pasaporte? (Pasaportum nerede?)
¿Cómo estás? (Nasılsın?)
¿Cuánto cuesta ese abrigo?(Bu mont ne kadar?)
¿Cuándo llega el tren?(Tren ne zaman gelir?)
¿Qué pasó? (Ne oldu?)
¿Quién lo ha comprador? (Onu kim aldı?)
¿Cuántos quieres? (Ne kadar isterseniz?)
¿Cuáles son los mejores libros? (Hangileri en iyi kitaptır?)
¡Qué pena! (Ne yazık!)
6)) ÖZNELER VE SAHİPLİK BİLDİREN SIFATLAR
| Özneler | sahiplik bildiren sıfatlar | İYELİK ZAMİRİ |
| yo –ben | Mi-Mis (benim) | Mío, mía, míos, mías (benimki) |
| tú – sen | Tu-Tus (senin) | Tuyo, tuya, tuyos, tuyas (seninki) |
| él – o(erkek)/ ella – o(bayan) /usted – you (kibar) | Su-Sus (onun) | Suyo, suya, suyos, suyas (onunki) |
| Nosotros biz (eril yada karışık cinsiyet bildirir)/ nosotras biz (dişil)/ |
Nuestro/s (bizim) Nuestra/s |
Nuestro, nuestra, nuestros, nuestras (bizimki) |
| Vosotros siz (eril yada karışık cinsiyet bildirir)/ vosotras siz (dişi) |
Vuestro/s (sizin) Vuestra/s |
Vuetro, vuestra, vuestros, vuestras (sizinki) |
| Ellos onlar (eril yada karışık cinsiyet bildirir)/ ellas onlar (dişil)/ ustedes siz (kibar) |
Su-Sus (onların) | Suyo, suya, suyos, suyas (onlarınki) |
Not:
Sahiplik sıfatları yada zamirleri aitlik bildirmek görevinde kullanılırlar. Mi, Tu ve Su sayı olarak temsil ettikleri isme, NUESTRO ve VUESTRO da hem sayı hem de tür olarak temsil ettikleri isimlere uyarlar.
Örnekler:
Mi libro (benim kitabım -tekil isim)
Vuestra Madre (senin (sizin) annen (anneniz) dişil çoğul (tekil))
Tus Amigos (sizin arkadaşlarınız – eril çoğul isim)
Tus Amigas (sizin arkadaşlarınız – dişil çoğul isim)
Aralık 30, 2010
Bu Dünya’da Sürdüğümüz İnsan Ömrü Aslında Sadece Bir Andan İbaret
İnsan olmak. Bu inanılmaz makineyi yöneten. Ona yön veren insan olmak. Ne kadar karmaşık ne içinden çıkılmaz bir durum. 2010 benim için bu karmaşık makinenin artık çalışamaz olup bir gün duracağı güne kadar asla unutamayacağım bir yıl oldu. Ömrümüz boyunca bu makinenin içinde pek çok olay ve duyguyu yaşarız. Sevinçler, kıskançlıklar, üzüntüler ve daha pek çok kimi zaman birbiriyle çelişen kimi zaman bizim bile anlayamadığımız duygular. Bizi insan yapanda tam olarak bunlardır aslında.
2010 yılının Nisan ayı başında işte bu sahip olduğum karmaşık makinenin bana ne kadar acı verebileceği tecrübesini yaşadım. Sevdiğin birini kaybetmek tecrübesi. Duyguların insana bariz fiziksel acı yaşatabilmesi tecrübesi. Oldukça kötü bir deneyim oldu. O yüzden geride bıraktığım bu yılda daha büyüdüm sanki. Asla tecrübe etmek istemeyeceğiniz bir deneyim daha katıldı hayatıma. Artık pek çok olaya daha soğukkanlı ve alaycı bakabiliyorum. Hırslar, kavgalar, günlük hayatın stresleri daha bir küçüldü gözümde. Çok az şeye gerçekten üzülebiliyorum ve çok az şey için ciddi tepkiler gösteriyorum. Ben buna büyümek diyorum. O yüzden 2011 benim için bambaşka bir yıl olmalı. Dünya’ya daha farklı bakan bir kadın oldum artık. Yaşamak isteyip yaşayamadığınız ne varsa sakın ertelemeyin. Çünkü bu dünyada sürdüğümüz insan ömrü aslında sadece bir andan ibaret. Hayallerinizi ertelemeyin ve sevdiklerinizi özlemek zorunda kalmayın. Günlük hayatın karmaşası içinde tıpkı bir dişlinin çarkları arasında dönüp ezilen materyaller gibiyiz. Belli roller ve sorumluluklar yüklenmişiz ve ne yazık ki bu arada asıl olan yaşamayı unutmuşuz. Yaşamak nefes alıp vermekten ibaret değil. O an geldiğinde yüreğinde ki her şeyi yapabilmişsen o zaman yaşamışsındır demektir. Hayatınızı dilediğiniz gibi yaşabilmeniz ümidiyle mutlu yıllar dilerim.
Kasım 25, 2010
Ben denize aitmişim
Ben denize aitmişim bir kez daha anladım.
Ne zaman denize yolculuk yapacak olsam içimi bir heyecan kaplar, yerinde duramayan bir küçük kız olurum. Yahut sevgilisine kavuşmayı yıllardır bekleyen bir deli aşık. Şükür ki artık İstanbul’da yaşıyor olmam sebebiyle bu özlemim eskiye göre çok daha idare edilebilir durumda. Hele gidilen yer Gökçeada gibi bakir sularsa bu heyecan iki katına çıkıyor. Benim tatil anlayışım beş yıldızlı otellerde havuz kenarları değil. Hımm bir an için düşününce oda fena olmaz ya :) sponsor olacak otele bağlı.
Şaka bir yana doğa ile iç içe yaptığım tatiller beni inanılmaz mutlu etmiştir. Maceracı ve özgür bir ruhum var. Bazılarına göre çılgınlık olarak kabul edilen şeyler benim olmazsa olmazlarım arasındadır. Benim gireceğim deniz suyu bir kere soğuk olacak öyle hamam suyu gibi sudan hiç hoşlanmam. İkincisi taşlık, kayalık olacak mümkünse ilginç yosunlar isterim. Serbest dalış yaptığımda 8-10 metrede rif falan görmeliyim. Bu yüzden Gökçeada tam benim amaçlarıma uygun bir yerdi.
Yolculuk Pazar günü büyük bir keyif ve neşe içinde başladı. Planlar yapılmıştı Tekirdağ’da köfte yenilecek Şarköy yolu kullanılarak deniz kenarından doğa ile iç içe gidilecek akabinde Kabatepe’den feribotla Gökçeada’ya geçilecekti. İstanbul’dan henüz 40 km kadar uzaklaşmıştık ki arabamızın kliması bozuldu. Biraz şansımızı zorladık klimasız gidebiliri miyiz ki acaba diye; fakat ne mümkün hava inanılmaz sıcak yolculuğun işkenceye dönüşmemesi için mecbur geri döndük. Suratlar iki karış klimamızı tamir edecek birini arıyoruz. Bu arada Atatürk Oto Sanayi 1 nci kısımdaki klimacı Zafer usta tekrar çok teşekkürler. :) Tabiî ki günlerden Pazar olması münasebetiyle yedek parça ihtiyacı olan klimamız için yapılabilecek bir şey yoktu. Pazartesi sabahtan klimamızın arızası giderildikten sonra yola çıktık. Plana sadık kalıyorduk Tekirdağ’a ulaştığımızda köftesinin meşhur olduğunu duyduğumuz Ali baba köftecisini aramaya başladık. Aman dikkat yeni bir çevre yolu yapılmış özellikle uğraşmazsanız Tekirdağ’ın etrafından dolaşıp gidiveriyorsunuz. Sonra köfteci diye ağlarsınız karışmam. Bir Ali baba köftecisi bulduk sonunda 10 TL köftenin porsiyonu fiyatlar fena değil; fakat bir dekorasyon vardı içler acısı resmen. Belli ki çok para harcanmış ama bu kadar zevksiz bu kadar abartılı ve şaşalı olup da bu kadar basit duran bir dekorasyon daha önce çok az görmüştüm doğrusu. Fakat köfte güzeldi tavsiye ederim. :) Daha sonra doğa yolu diye adlandırdığımız Şarköy’den geçen deniz kıyısından müthiş manzarası olan yola girdik. Biz girdik sakın siz girmeyin
. Yolun yaklaşık 10 km si tamamen toprak arabamız mahvoldu. 4 çeker bir arabanız varsa sorun olmaz ama normal bir binek arabasıyla girilecek yol değil. Daha kısa gibi görünüyor fakat gidemediğiniz için çok daha uzun sürüyor yol. Bu arada Kabatepe’den kalkan feribot saatlerini örgendik ve saat 4 de kalkacak olan feribota yetişmek için uçarak geldik. Siz bunu da yapmayın tabiî ki biraz erken çıkın ya da bir sonraki feribota kalın relax olun yani. 4 e çeyrek kala feribottaydık fakat feribot tamamen doluydu sonraki feribotta saat 19.00 daydı. Bomboş bir üç saatimiz vardı hava 42 derece ve inanılmaz sıcaktı. Bu üç saati denize girerek değerlendirelim dediysem de grubun diğer mızmız üyeleri bana uymayıp orada bulunan kafeterya da pineklemeyi tercih ettiler. İyi ki de öyle yapmışlar :). Daha ne olduğumuzu anlayamadan feribot geldi saat 18.00 gibi tabi hemen arabalara gittik ve feribota 7 inci sırada bindik. Önümüzdeki arabanın sahipleri halen ortada yoktu feribot yavaş yavaş doluyor. Orda 6 ncı sırada olan araba öyle bekliyordu. Feribotun tepesinden uzaktan altında mayo çıplak ayakla koşan birini gördüm. Kesin o arabanın sahibiydi. Öylede çıktı. Neredeyse dolmak üzere olan feribota son dakikada mayoluda olsa binmeyi başarmıştı. Peşinden ellerinde çantaları mayolarıyla koşan 3 kişi daha vardı. Çok güldük. İyi ki yüzmeye gitmemiştik. Sizde sakın aman zaman var nasılsa filan diye yüzmeye niyetlenmeyin. Feribot 1-1,5 saat erken geliyor. Yolculuk yaklaşık 1.5 saat sürüyor. Uzaktan görünen Gökçeada silueti muhteşem bir his yaratıyor insanın içinde. Nihayet adadaydık önce karnımızı doyurduk sonra da kalacağımız yer olan Türkiye’nin en batı noktasına gizli limana doğru yola çıktık. Ada deyip geçmeyin Gökçe ada dünyada suyu kendi kendine yetebilen nadir adalardan birisi ve oldukçada büyük bir ada içinde birisi baraj gölü biride tuz gölü olmakla birlikte 3 adet gölü var. Baraj gölü Gökçeada’nın içme ve kullanma suyunu karşılıyor. Altından kaynayan sularla beslenen bu baraj gölünde 40 kg. mı geçen Aynalı Sazanların yaşadığı rivayet edilmekte.
Güneş henüz batmaktaydı ve Gökçeada müthiş görünüyordu.
Biz sağlık bakanlığının tesislerinde kaldık fakat gerek pansiyonlar gerekse apartlar oteller fiyat olarak oldukça uygun. Deniz seçenekleri ise hemen her zevke hitap edecek şekilde. Kum isteyene Laz koyunda güzel bir kumsal taşlık isteyene yıldız koyunda harika bir doğa akvaryumu sizleri bekliyor. Birbirinden güzel bir sürü koy var hele serbest dalış yapıp maske ve şnorkel kullanacaksanız yıldız koyu tam size göre baş döndürücü bir mekan. 5-6 metre derinlikte kocaman denizyıldızları vatoz mürekkep balığı ve türlü türlü deniz canlısına rastlamak mümkün. Tecrübelerimle sabittir hepsini gördüm.Deniz benim evim gibidir saatlerce suda kalır ancak çok üşüdüğüm zaman sudan çıkarım. Sevgili eşim bir gün gidip bir daha dönmeyeceğimi düşünse de bugüne kadar ki tüm deniz yolculuklarımdan geri döndüm. Ve bir gün ölüm geldiğinde mümkünse gerçekten denizde ölmek isterim…
Gökçe ada doğasıyla tertemiz koylarıyla olduğu kadar damak tadıyla da cidden muhteşem bir ada. Oğlak yemeden sakın gelmeyin. Oğlağı bademli köyünün içindeki Gül kasabına sipariş verin (286 897 61 44) mutlaka Bilal bey bu konuda süper , özel hazırladığı sosuyla size tepsi içerisinde öyle bir lezzet ikram ediyor ki akıllara zarar üstelik fiyatta harika İstanbul’da kilosunu 40 liraya yediğimiz kuzu ve oğlak etini 24-25 lira arası satın alabiliyorsunuz üstelik doğal, üstelik kekik kokulu.
Sağlık bakanlığının tesislerinin kumsalından biraz ilerlediğinizde kil dağlarıyla karşılaşıyorsunuz. Yo yo yanlış duymadınız kil dağları dedim. Bildiğiniz doğal kil ilk günler çamura bulanmış insanları gördükçe ya bunlar nerden geliyor ne yapıyor diye merak içinde bakınırken daha sonra keşfettiğim kil dağları cidden muhteşemler. Hani cildimiz güzel olsun diye para verip satın aldığımız o kil maskeleri var ya onun en doğal hali ve bir sürü tepecik şeklinde karşımda duruyordu tabi hemen itibar etmedik önce bir sürünüp sonucu görelim dedik. Sonuç cidden muhteşemdi yumuşacık ve pürüzsüz bir tene sahip oluvermeniz içten bile değil. Laf aramızda kocaman bir poşet yanımda da getirdim. Islatıp ıslatıp hala kullanıyorum. Daha sonra öğrendiğime göre Aydıncık’da (Kefaloz) yine Tuz Gölüne girerek çamur banyosu yapıp cildinizi güzelleştirebiliyormuşsunuz. Eklem, romatizmal, cilt ve börek rahatsızlıklarınıza çok iyi geliyormuş.
Gökçeada da güneşin denizin içine batışını görebilirsiniz. Az ilerinizde kocaman kırmızı bir top sulara gömülüyor sanki muhteşem bir manzara. En iyi izleme noktası Kale köy sahil ya da Türkiye’nin en batı noktası olan Uğurlu köyü olabilir.
Bakir yerleri, bakir denizleri seviyorum. Ne kadar az kaldıklarını görünce de üzülmeden geçemiyor insan. Gökçe adaya bundan iki yıl öncede gitmiştim. O zamanlar Yıldız Koyu’nun girişinde mili park olduğuna dair kocaman bir ibare vardı. Bu sene ise o tabelanın yerinde yeller esiyordu ve yıldız koyu halk plajı gibi oluvermişti. Koyun güzelliklerini eskiden ayağınızı suya sokar sokmaz görmeye başlıyordunuz; şimdiyse epeyce bir açılmadan göremiyorsunuz. Fakat hala güzel, hala bakir. Tatil planı yapmadan önce bu seçeneği de mutlaka değerlendirin derim ben. Amerika yazımda görüşmek üzere
Haziran 10, 2010
Nasıl da farketmeden değişiyor herşey…
Günlük hayatın içinde nasılda farkmeden değişiyor herşey. Bu tespitimi aslında uzun zaman önce yapmıştım ama sizlerle paylaşmak bugüneymiş. Yirmili yaşlarımda otobüs yolculuğu yaparken bayan yada erkek olduğunuzu belirtmezdiniz. Bugün uçaklarda olduğu gibi otobüslerde de sadece koltuk alırdınız. Başıma gelen bu olayı bundan 3-4 sene önce Ankara terminalinde yaşadım. Acil bir durum söz konusuydu ve valiz bile hazırlamadan kendimi otogara attım. METRO otobüs sirketinin yarım saatte bir olan İstanbul seferlerine güvenerek koşarak yazıhanenin orda buldum kendimi. İşte bomba, hemen kalkacak otobüste boş yer vardı ama bana satamayacaklarını söylediler. Aaaa niye ki demişim. Erkek yanı dediler. Olsun benim çok acil gitmem lazım ben kabul ediyorum bileti verin dediysem de şirket politikaları gereği erkek yanı olduğu için bana bilet satmadılar ve o koltuk boş olarak otobüs hareket etti. Donup kaldım öylece. Bu nasıl saçma bir uygulamadır. Bu nasıl da farkettirmeden hayatımızı bambaşka bir yöne doğru götürmektir. 20 yıl öncesinde böyle bir ayrım yaşamıyorken. Bugün geldiğimiz bu nokta cidden düşündürücü.
Haziran 7, 2010
Skorsky ile uçmak…
Epeydir bunu yazmayı istiyordum kısmet bugüneymiş. Evet, başlığı yanlış okumadınız skorsky ile uçmak, ne deli ne çılğın bir duygudur o. Oldum olası biraz aklına eseni yapmayı seven özgür ruhlu bir kadın oldum her ne kadar hayat bunları kısıtlasa da yinede olabildiğince hepsini yapmaya çalıştım. Bu tecrübe en güzellerinden biriydi. Mesleğimin bir hediyesi diyelim.
O gün çekim ekibiyle birlikte yola çıktığımızda heyecanımı belli etmemeye çalışsam da gözlerimin içi ışıl ışıl, yaramaz bir kız edasıyla yerimde duramıyordum. Hiçbir şey eksik olmamalıydı. Çünkü hayran olduğum en güzel makinenin tanıtım çekimini yapmak üzere yola çıkıyorduk.
İki kameraman arkadaşım ve ben çekimin yapılacağı yere vardığımız da bütün hazırlıklar tamamlanmış, yanımıza mihmandar olarak verilen subay bizi karşılamıştı. Önce çay kahve ve çekimin nasıl olacağı konusunda ki kısa brifingden sonra bizi alana götürdüler. Çekimin yapılacağı yere gitmek üzere başka bir helikopterle bir müddet gidecektik. Kameraman arkadaşımın yüzünde endişeli bir ifade vardı bense yerimde duramıyordum, çünkü ilk kez helikoptere binecektim. Mihmandarımız çok şakacı biriydi sürekli espriler yapıyor bizi rahatlatmaya çalışıyordu. Bir aralık “Funda hanım korkuyor musunuz yoksa ?” dedi. Korkması beklenen bendim tabi ki bayanım ya. Gayet neşeli bir edayla “asla” dedim ve helikoptere atladık. Bindiğimiz helikopter taksi diye tabir edilen bir yerden bir yere ulaşım amaçlı kullanılan arkası 3 kişilik koltuklardan oluşan basit bir helikopterdi. Yanımda oturan sevgili kameramanım Mehmet gözlerini kapatmış bir şeyler mırıldanıyordu. Hep beraber gülüştük.
Diğer helikopter çekimin yapılacağı tepeye bizi bırakıp gitti. Üç beş dakika sonra da skorsky ler gelmişti. Önce yerden yaptık çekimlerini. Üstümüzde o kadar alçaldılar ki bu muhteşem bir andı. Kocaman dev bir kuşun elinizi uzatsanız değebileceğiniz bir mesafede olması gibi inanılmaz bir adrenalin vardı. Bu harika aletin büyüklüğü ile yapabildikleri hiç de doğru orantılı değildi sanki. Sonra o muhteşem an gelip çattı. Skorskylerden biri gelip bizi alacak ve onun içinden de çekim yapılacaktı. Profesyonelliğe yedirebilsem “heyooo” diye çığlık atacaktım fakat kibarca helikoptere doğru yöneldim. Mehmet’in tepkilerinden sonra mihmandarımız sürekli onunla uğraşır olmuştu.
“Korkmayın bir şey yok” derken sinsi sinsi gülüyordu sanki.
Skorskynin içine bindiğimizde diğer helikopterden oldukça farklı olduğunu gördük. Öyle içinde koltuk düzeni filan yoktu sadece en arka kısımda yan yana oturabileceğiniz 5-6 koltuk vardı. Hemen yerlerimizi aldık, kamera düzeneğimizi helikopterin içine kurduk. Bize ilk etapta kemerlerimizi bağlamamız ve oturmamız söylendi. Belimin hizasındaki kemeri takıp beklemeye başladım. O sırada mihmandarımız olan subay kemerlerimizi kontrol etmeye geldi ve hepsini takmamızı söyledi nasıl yani demişim. Gülümseyerek omuzlarımdan aşağıya iki kemer daha indirip hepsini göğsümün tam ortasında birleştirdi. “Buna ne gerek var ki” diye düşüncem, ilk 5 dakika sonunda “ulan bunda başka kemer yok mu?” ya dönüştü. Pilotlar aralarında anlaşmış ve bize hayatımızın sonuna kadar unutamayacağımız bir 10 dakika yaşatmaya karar vermişlerdi.
O kocaman harika canavarın neler yapabildiğine yaşayarak tanık oluyorduk. 180 derecelik açılar yapıyor yükseliyor ve sonra tepe üstü dalışa geçiyordu. Yer ve gök karışmıştı artık. Bir an saçlarım tepemden aşağı sallanıyor ve ben ümitsizce ayaklarımı kontrol etmeye çalışıyordum. Sonraki bir an sırtım koltuğa yapışmış yaklaşmakta olduğumuz tepeye çarpacağız diye çığlıklar atıyordum. Ekibin beti benzi atmıştı. İşte o anda muhteşem kameranım Mehmet yapacağını yaptı ve çıkarmaya başladı. Alelacele çantamdan çıkardığım poşeti kendisine verip fularımı burnuma doğru getirdim ve ona bakmamaya çalıştım. Çünkü cidden bende zor durumdaydım. Fakat içim dışıma çıkmış olmasına rağmen öyle eğleniyordum ki bir ara mihmandarımızın yaptığı “ok” işaretine aynı şekilde karşılık verip kahkahalar atmışım. On dakika öyle uzun bir zamanmış ki arkadaşlar size anlatamam.
Korktum mu? Sanırım bir ara Kelime-i Şahadet getiriyordum. Anlayabilmeniz için şöyle tarif edeyim parmaklarınızı birleştirip elinizi tak dik olarak yukarı bakar şekilde tutun. Kolunuzu o dik açıyla yukarı doğru kaldırın. Kolunuzla birlikte elinizi de tam bükmeye çalışarak bu defa parmak uçlarınız aşağıya bakacak şekilde dalışa geçin. Böyle çığlınca hareketi kaç tonluk bir makinenin yaptığını düşünün ve sizde içindesiniz…
Bu gün bile hatırladığımda vücudumda ki adrenalin seviyesi artıyor. O muhteşem 10 dakikanın sonunca canavar bizi aldığı tepeye bıraktı. Koşarak yanından uzaklaşırken bir ara kafamı çevirip baktım inanılmaz bir hızla yerden havalanıp yan yatıp kayboldu. Kesinlikle muhteşem bir andı. Bu arada Mehmet ruhunu teslim etmiş suratı bembeyaz bir halde hala çıkarıyordu.
Biraz toparlandıktan sonra taksi helikopterimiz bizi almaya geldi. Skorsky ile uçtuktan sonra oldukça yavan geçen bir 20 dakikadan sonra yerimize vardık. Mihmandarımız bize kahve ikram etmek üzere gazinoya götürdü. Çılgın pilotlarımızla da tanışacaktık. İçeri genç iki tane üsteğmen girdi. Hala gülüyorlardı. Hedef aslında sizdiniz genelde bayanlar dayanamaz ama bu defa piyango kameramana vurdu dediler. Hatta pek çok öğrencinin ilk eğitim uçuşunda aynı şeyleri yaşadığını anlattılar ve beni tebrik ettiler. Tabi beni tanımadıkları için kibarca gülümseyerek tebrikleri kabul ettim. Oysa bilseler ki karşılarındaki kadın köprüden aşağı ayağında bir lastikle atlayıp bungee jumping yapmış. Skorsky ne yani.
İnanılmaz bir tecrübeydi skorsky ile uçmak. Sırada bakalım Süper Cobralar var kısmetse ama onlar iki kişilik. :) Biraz zor görünüyor yani. Ayrıca süper cobraların atışları ile ilgili bir çekim maceramız var ki onu da bir sonra ki yazımda sizlerle paylaşacağım.
“Skorsky ile uçmak” evet kesinlikle çok çılğınca bir şey…






































