Kasım 4, 2011
Bayramın kutlu olsun benim güzel meleğim…
Sensiz üçüncü bayramımız,
Yokluğunu hissettirmemek görevi bana düşüyor her bayram. İçimde kocaman yokluğunu hissederken nasıl hissettiremem ki annem..
Bayram sabahı için dolma saracağım senin yaptığın gibi, birde o küçük mayalılardan yapacağım. Sen su böreğide yapardın ama öğrenmemek için hep bir bahanem vardı dimi.
Bayram sabahına açılınca gözlerim küçük bir çocukken bana öğrettiğin gibi dua ederek mutlu bir şekilde kalkacağım yatağımdan. Baş ucumda duran gülen gözlerinle bayramlaşacağım önce. Sonra senden öğrendiğim anneliği çocuklarıma ve kardeşlerime yapacağım.
Sensiz üçüncü bayramımız,
Bayram mendilleri aldım yine arasına para konup kapıya gelen çocuklara verilecek. Yavuz çok büyüdü mendillerin içindeki paraları saklamam lazım çünkü para ne işe yarıyor öğrenmiş
. Sırada artık ben duruyorum en başta içim burularak.
Sensiz üçüncü bayramımız,
Yokluğunda her birimiz acımızı gözlerimizde saklayarak birbirimize sarılacağız. Tıpkı istediğin gibi. Bayramın kutlu olsun benim güzel meleğim…
Aralık 23, 2010
Anvirzel-N.O.I Ekstresi ve Ziya Özel
Bu sayfadaki yazımı maalesef gelen taleplere yardımcı olamayacağımdan ötürü kaldırdım. Ziya Bey Mayıs ayında Marmaris’te Armutalan mevkisinde halen hasta kabul etmeye devam ediyor. Mayıs ayında Marmaris’e giderseniz sabah 09.00-13.00 arası kendisine ulaşıp muayene olabilirsiniz. Ziya Bey’in telefon numaralarını yorumlarda paylaşan arkadaşlar var. Hiç olmazsa telefonuna ulaşabilmeniz açısından yazı başlığını muhafaza ediyorum.Hepinize çok geçmiş olsun.
Ekim 25, 2010
Çöreğin içindeki sevgi…
Haşhaşlı cevizli çörek yapmayı o hastanedeyken öğrendim. Zor zamanlardı. Hiçbir şey yemiyordu. Ne getirsem midem bulanıyor diyor geri çeviriyor, gözümün önünde eriyordu. O gün ümitsizlik içinde yatağının kenarına oturduğumda gözlerini gözlerime dikip sevgiyle baktı. Bir cevizli haşhaşlı çörek olsa ne güzel olurdu Fundam dedi. İşte haşhaşlı çörek yapmayı o dakika öğrendim. Alelacele tarifi ağzından kaptığım gibi arabaya atlayıp soluğu evde aldım. İlk denememdi; elbette yine onunki gibi olmadı. Sevgisi o kadar büyüktü ki çöreğin içine koyduğum benim sevgim yetmiyordu sanırım. Fakat bundan böyle geçireceğimiz hastane sürecinde haşhaşlı cevizli çöreğimiz iki güne bir taptaze olarak yanı başımızdaydı.
Eve gidiyor çörekleri yapıyor nefes bile almadan fırından kaptığım gibi alıp getiriyordum. Haşhaşlı çörek yaparken ağlar mı insan her defasında ağlıyorum bir tanem. Bugünde haşhaşlı ve cevizli çörek yapacağım yalnız senin için.
1 kg un
1 çorba kaşığı kuru maya
1 tatlı kaşığı şeker
1 tatlı kaşığı tuz
Aldığı kadar ılık su veya süt
Ezilmiş haşhaş (hazır satılıyor, bulamazsanız haşhaşı teflonda yağ koymadan kavurun ve robotta yağı iyice çıkana kadar çekin)
Ceviz
Sıvı yağ
1 adet yumurta
Hazırlanışı
Bir kase içerisinde mayayı ve şekeri ve tuzu ılık su ile eriterek 5 dakika kadar bekletin ( su yerine ılık süt kullanırsanız daha da yumuşak olur) Ardından hamur kabına unu ve tuzu koyarak mayayı da ekleyin. Ilık su ile yumuşak bir hamur kıvamına gelene kadar yoğurun. Üzerini örterek mayalanmasını bekleyin(yaklaşık 1 saat).
Hamurun mayası geldikten sonra hamuru 4 eşit parçaya bölün. Hamuru elinizle biraz genişleterek üzerine sıvı yağ dökün, haşhaşı ve cevizi üzerine yayın. Açmış olduğunuz hamuru 5 cm lik şeritler halinde kesin ve her şeriti rulo haline getirin. Yağlamış olduğunuz tepsiye yerleştirin. Hamurun tamamını bu şekilde yaptıktan sonra üzerine yumurta sürerek. 180 derece ısıtılmış fırında üzeri kızarana kadar pişirin.
Ekim 10, 2010
Ölümü Beklemek…
Geçenlerde bekleyişleri anlatan bekleyen bir bloga rastladım. Yazıları okurken bekleyişin en acı halini bir kez daha yaşadım…
Tarih 29 Şubat’ı gösteriyordu. Başım önümde doktorun odasından çıkarken ömrümün belkide en zor bekleyiş süreci başlamıştı. Ölümü bekliyordum…
Her an olabilir demişti doktor, en fazla bir hafta ya da onbeş gün. Bunu söylerken yüzünde üzgün bir ifade var mıydı ya da ben öyle olmasını mı ummuştum bilemiyorum. Bildiğim tek şey artık ölümü beklediğimdi; üstelik en sevdiğimin ölümünü.
Çıkışta kapının önüne oturuverdim. Usulca bir sigara yaktım. Serin ve kuru bir Ankara havasıydı. Rüzgâr hafifçe saçlarımın arasında dolanıyor. Acil servisin kapısında telaşlı bir kalabalık girip çıkıyordu. Oysa ben hiçbir şey duymuyordum. Kulaklarımda sadece doktorun o metalik tek düze sesi yankılanıyordu. “Elimizden gelen her şey yapıldı. Süreç oldukça hızlı ilerlemiş. Yapabileceğimiz hiçbir şey kalmamış.” Benim itiraz dolu çığlıklarım, çaresizce çözüm arayışlarım arasında o hep aynı şeyi söylüyordu. Otobüste geçen altı saatlik ne oldu, neden böyle oldu sorularıyla dolu geçen bekleyiş sürem, başka acı dolu bir bekleyişe yerini bırakarak nihayetlenmişti. Otobüsten iner inmez soluğu doktorun yanında almış, henüz güzel gözlümün yanına gitmemiştim. Şimdi olduğum yerde kalıvermiştim. Nasıl gidecektim yanına? Ne söyleyecektim? Çaresiz yaşlar süzüldü yanaklarımdan. Bu bekleyiş en acısıydı.
Odasına girdiğimde koşup boynuna sarıldım. Hasta yatağında gözleri ışıl ışıl beni bekliyordu. Onun bekleyişinde heyecan, özlem ve umut vardı. “Gördün mü kuzum seni yine getirdim buralara. Aramayın ben iyiyim dediysem de aradılar” diyordu. Hali iyiydi aslında biraz öksürük ve halsizlik dışında son derece iyi görünüyordu. “Kanım düşmüş yine kan verecekler çıkacağız” diyor, ölümü beklemiyordu…
Güzel gözlerine baktığımda, bu bekleyişin çaresizce, elimi kolumu bağlayıp değil, savaşarak geçeceğine karar vermiştim bile. İlk günler her şey daha iyiydi, uyumadığı zamanlar da sohbetler ediyor, gülüyorduk. O uyuduğu zaman bile uyumaya korkuyordum. Ölüm ya ben uyurken gelirse diye ödüm kopuyordu. Gözlerimde ki endişe ve gerginliği saklayamadığım zamanlarda odasının kapısının önüne çıkıp sessizce ağlıyordum. Onun yanında dimdik durabilmek için vitaminler alıyor; iki ya da üç gün uykusuzluğa direnebilmek için çözüm yolları arıyordum. Gündüzleri başka çözümler ve alternatif tedaviler bulabilmek için iki saat bilgisayar başına gittiğim zamanlarda bile kalbim korkuyla doluyor; endişe tüm benliğimi kemiriyordu adeta. En karanlık ve korku dolu bekleyiş bu bekleyişti.
Geceler çok zor geçiyordu. Herkes uyuyup da hasta koğuşunda sadece nefes sesleri duyulmaya başladığında, en ıstırap ve acı dolu saatlerim başlıyor; dışarıda şehir umursamaz, neşe dolu ve pırıl pırıl görünürken içimde beklenene duyduğum korku gitgide büyüyordu. Tırnaklarımın kenarını yemeğe o zaman başladım sanırım.
Hep bir şeyleri beklemiştim hayattan. Küçükken, büyümeyi; evlendiğimde, sevdiğimin eve dönüşlerini; iş hayatımda, mesai bitişlerini; ilk bebeğimi kucağıma alacağımı öğrendiğimde, onun yüzünü göreceğim günü beklemiştim. Ama ölümü ilk kez bekliyordum. İçimde gitgide büyüyen bir isyan ve çaresizlik duygusuyla, yere göğe sığamadan bekliyordum…
Bekleyişler vardır; hüzün kokar,
Bekleyişler vardır; fırtına çağırır,
Bekleyişler vardır; kelebekler kanat çırpar.
Aslında her birinin sadece bekleyenlerin gözlerinin anlattığı; hiç de farkında olmadığımız bir hikâyesi vardır.
Haziran 6, 2010
Düğmelerinle geldin yanıma…
Dün uzun zamandır ertelediğim bir şeyi yaptım. Dikiş kutularımızı birleştirdim meleğim. Elinin değdiği her şeyi özenle benim dikiş kutuma geçirdim. Bazen ağladım bazen gülümsedim seninle ilgili her şey bende aynı duyguları uyandırıyor. Gidişinin ardından evde de aynı şeyleri yaşamadık mı üç kardeş. O gün bizler için ne güzel sürprizler hazırlamıştın. Fuat misketlerini sakladığını gördüğünde yerde ki halının üstüne oturup her misketi sanki ellerini tutuyormuşçasına sevgiyle tutup severken, hem ağlıyor hem de gülüyor “deli kadın misketlerimi bile saklamış” diyordu. Ferhat ilkokul armasını bulduğunda aynı şeyleri yaşadı. Ben ilk bebeğimi sakladığını gördüğümde aynı duyguları yaşadım. O gün bizi hem güldürdün hem de ağlattın.
Dün de aynı duyguları yaşadım. Bir kız annesinin kopyası oluyormuş meğer. Senden ne gördüysem hayatımda hep onları uygulamışım. Dikiş kutularımız aynıydı hatta sakladığımız düğme torbaları bile ve ikimizin düğmeleri dün birleşti. Elime aldığım her düğmede başka başka hikâyeler vardı. En sevdiğin ipek gömleğinin düğmeleri, ben gelin olurken giydiğin döpiyesin düğmeleri, sana en çok yakışan yeşil takımının düğmeleri her düğmenin başka başka hikâyesi vardı. Şu mavi olanlar Dilara için ördüğün ilk hırkanın düğmeleriydi. Kahverengi olanlar senin ilk gençlik yıllarında pek moda olan elbisenin düğmeleriydi. Ne güzel kadındın. Ne güzel giyinirdin.
Dün saatler geçirdik birlikte. Her düğmeyi avucumda tutup seni yaşadım uzun uzun. O düğmelerin sahibi elbiselerinle yanıma geldin defalarca. Bir resimde kucağında bir bebektim, bir resimde ilkokula başlarken ki heyecanıyla elini sıkı sıkıya tutan küçük kız. Bir resimde uçarı aklı havada annesine sarılmış genç. Bir resimde gözleri gözlerine kenetlenmiş heyecanlı genç kadın. Her defasında yanımdaydın tıpkı dünkü gibi. Hepsinin ayrı bir hikâyesi vardı. Hepsinin ayrı bir anısı.
Dün senin düğmelerinle benimkiler birleştiler. Bir kutunun içinde sevgiyle…
Nisan 19, 2010
Şerife Sultan
En çok sana yazmak istedim. Ömrümün belkide en uzun gecesinde nefesinle birlikteyim.Burnundaki bir parça et yüzünden hep horlardın.Ne çok dalga geçerdik seninle hele o tatiller yok mu bir arada uyudugumuz. O yaz gecelerinde sana hep ayrı oda verirdik ki biz uyuyayabilelim. Keşke hiç uyumadan sabahlara kadar seni izleseydim. Dışarda ılık bir Ankara gecesi var sessiz ve yalnız. Odada sadece nefesini dinliyorum.
Anne… Nasıl güzel bir kelimedir. Ne dopdoludur. En çok anne olduğumda anlamıştım seni. Sabahlara kadar başucumdan ayrılmadan beklediğin geceleri, beni bacaklarıma vura vura banyoya sokup temizlediğin günleri, ilk aşkımın heyacanıyla sana koştuğumda anlayan ve dinleyen yüreğini. Anne… Nasıl güzel bir kelimedir.
Kaç yaşıma gelirsem geleyim koşarak sıgındığım kucak. Hatırladın mı o günü 35 yaşımda kocaman bir kadındım. Hastalandım zorla eve çağırdın beni anne ben gelmeyeyim desemde ısrar ettin. Sıcacık bir çorba yapmıştın. Önce karnımı doyurdun sonra alnıma ıslak bezler koyup dizine yatırıp kara kuzum diyerek saçlarımı sevdin. Kaç yaşıma gelirsem geleyim kara kuzun olacaktım hep değil mi? Yapayalnız kalacakmışım gibi geliyor şimdi. İçimde o kadar çok keşke var ki. Seni kırdığım seni üzdüğüm her an için binlerce keşke kalbimi sıkıyor şu an. Ömrümün en uzun gecesinde nefesinle birlikteyim.Dışarda ışıl ışıl bir Ankara gecesi var.
İki yıldır lale zamanı İstanbul’a gel diye yalvardım sana sen de çok istedin biliyorum ama bir türlü kısmet olmadı işte. Bu sene seninle birlikte göremezsem o laleleri bir daha görmek istemiyorum annem. Ben hiç bu kadar korkmadım, hiç bu kadar güçsüz hissetmedim kendimi ve hiç bu kadar yalnız. Biliyor musun? Korkuyorum annem hemde çok korkuyorum.
Ne kadar tarifini verirsen ver yaptığım kurabiyeler hiç seninki gibi olmadı. Hala düşünüyorum mutlaka gizli bir sırrın var söylemediğin. Uzun aralardan sonra seni görmeye koştuğum her zaman, benim için pişirdiğin kurabiyeler gibi olmadı hiç bir zaman yaptığım kurabiyeler.
Her zaman yanımdaydın. Ne çok şeye yeterdi sevgin. Kızlarımı kucağıma alırken başucumda terimi siliyordun. Onları büyütürken yanıbaşımda taktikler veriyordun. Hayata dair ne biliyorsam senden öğrendim. Güçlü bir kadın nasıl olunur ? Sanırım bu özelliğimi senden aldım. Ama bugün öyle aciz hissediyorum ki kendimi. Bu gece bile kendini unutup beni teskin etmeye çalışıyorsun. “Korkma kuzum” diye. Oysa sende korkuyorsun biliyorum. Nazlansana, ağlasana bir kez de ben destek olayım sana, ama anne olmak böyle bir şey galiba ben üzülmeyeyim diye dimdik durmak.
Annem…Şerife sultanım. Öyle saçma günler ve geceler geçirdim ki ben dünyanın sonu geldiğini sandığım. Kendimi hırpalayıp sabahlara kadar ağladığım. Acı değilmiş ki onlar. Gözümden yaş bile akmıyor bu gece, kalbim korkudan taş kesildi. Sadece yanında olmak ve nefesini dinlemek başka bir dileğim yok bu gece. Dışarda ılık bir Ankara akşamı var.
En çok bir araya geldiğimizde neşe içinde yaptığımız dedikoduları özlüyorum. Gerçi ateşten başını kaldırdığın birkaç gün hastahane odalarında yine biraz yaptık ama. Ana kız başbaşa kahvelerimizi yapıp karşılıklı sohbetlerimizi özlüyorum. “Büyük fincanları çıkar sana anlatacak çok şeyim var” derdin. En son İzmir’de sohbet edebilmiştik. Üç kuşak bir arada yine sen, ben ve dilara. Ne çok gülmüştük. O zamanda çok iyi değildin ama deniz havası iyi gelmişti biraz sanki. İlk defa pantolon aldık sana. Ne çok sevindin pantolon giyebilecek kadar zayıfladığın için.
Çok korkuyorum annem. Bu gece inan çok korkuyorum. Hiç birşey hissetmeden yıllarca uyusam diyebilecek kadar çok korkuyorum.
11 Mart 2010








