Haziran 21, 2010
BUGÜN BENİM KIZIM ÖLDÜ!…
Babasının peşinden tüm Türkiye’yi karış karış gezdi o yavrucak(Buse Sarıyağ). Söz söyleme şansı yoktu çünkü kaderdi. Onurlu fakat kıt kanaat bir yaşam sürdü. İstediği ayakkabının alınması için aybaşlarını bekledi hep. Yeni genç kız olmanın heyecanıyla, sevdiği bir çocuk vardı belki. Belki çok kısa bir zamandır İstanbul’daydı. Büyük şehir yüzü görmüşlerdi nihayet. Yıllarca okul değiştirerek okudu. Arkadaşlarını, sevdiklerini, hayatını değiştirdi her defasında. Her defasında yeniden başladı dostluklar kurmaya. Memleketi yoktu çünkü o Türkiyeliydi. Güzel vatanının her karışını görmüştü nerdeyse. Belki Konya’da doğmuş, çocukluğunu Adana’da geçirmiş ve gençlik yıllarını da doğunun kimsenin gitmek istemeyeceği yerlerinde geçirmişti. Olsun dedi her defasında. Babam asker benim.
Kimseyi bağlasalar durmayacak yerlerde yaşadı yıllarca. Ohh demişti nihayet büyük şehirde okuyacaktı artık. Doktor, mühendis beklide öğretmen olacaktı. Hayalleri vardı umutları. Annesi kıt kanaat aldıkları maaşla çeyiz hazırlıyordu. Gelin olacaktı kızı, torun sevecekti. Kanlı hesaplaşmaları bilmezdi. Vatan sevgisini kitaplardan değil yaşayarak öğrenmişti. Babacığı sebepsiz gittiğinde peşinden endişelenmekten başka yapabileceği bir şeyde yoktu. 17 yaşında kısacak çileli hayatı bitti bebeğimin. BÜGÜN BENİM KIZIM ÖLDÜ!…….
Asker Çocuğu olmak !…
Asker çocuğu olmak; Memleketinin olmaması demektir.
(Nüfus cüzdanında yazar, kütük orda demekle yetinirsiniz)
Doğum yerinizin sizin için hiçbir şey ifade etmemesidir.
(Tesadüfen o şehirden geçersiniz anneniz size “Bak oğlum-kızım sen
şu hastanede doğdun” der)
Ailenizdeki tüm bireylerin doğum yerinin farklı olması demektir.
Ailedeki herkesin asker gibi yaşaması demektir. (Zira sizin yapacağınız bir hata “X şunu yapmış” şeklinde değil “Y Albayın oğlu-kızı şunu yapmış” şeklinde konuşulacaktır)
Her gittiğiniz şehirde bir önceki şehirle anılmanızdır. (İstanbul’dayken Marmarisli’li çocuk, Marmaris’deyken Ankara’li çocuk v.b.)
Okul değiştirme rekorları kırmak demektir. (Üniversiteye giden 12 yıllık eğitim sürecinde 8 ayrı okulda okumak gibi)
Tayin olunan şehirde yeni dostluklar,aşklar kazanıp sonra onları kayıtsız şartsız terk etmek ve gittiğiniz yerde bunları sıfırdan yapabilmek için yırtınmak demektir. (ki muhtemelen bunu başarıp “oh ne güzel ortamımı kurdum”dediğinizde, yeni bir tayin emri babanızın eline ulaşmıştır)
Okulun ilk günlerinden nefret etmek demektir. (Herkes birbirini tanımaktadır sizse benim gibi yeni bir var mı diye bakınıp ilk irtibatı onla kurmaya çabalarsınız. Muhtemelen isminiz sınıf listesine yazılmamıştır. En alta kalemle eklersiniz. Numaranızı da bilmiyorsunuzdur. İlk bir hafta böyle misafir sanatçı gibi okula gidip gelirsiniz…)
Babanız emekli olana kadar evinizin size ait olmaması, oturacağınız evi seçememeniz, poster yapıştırırken bile “Demirbaşa zarar vermeyelim” kaygısı taşımak demektir.
Vatan sevgisini kitaplardan okuyarak değil, bizzat yaşayarak
öğrenmektir.
Askeri Operasyonlardan, görevlerden babanızın sağ dönüp dönmeyeceğini bilmeyerek uykusuz geceler geçirmek demektir.
Tüm bunlara rağmen dışarıdan bakan gözler
Sizin kamplarda nasıl eğlendiğinizi
Ordu evlerinde nasıl ucuza kola içtiğinizi
Lojmanların devlete yük olduğunu
Askeri araçlardan bedava istifade ettiğinizi
Babanız maaşının ne kadar yüksek olduğunu
Askerlik zamanımız geldiğinde babamızın size torpil yapacağını konuşurlar…
Binlerce kez açıklamış olmanıza rağmen…
Her şeye rağmen bizim tek yaşadığımız babamızın mesleğiyle gurur duymak ve mesai aracı lojmana girdiğinde, tek tip elbiseli insanlar arasından babamızı bulmaktı.
Aralık 7, 2009
Korkuyu bilmeden bol keseden sallayanlara…..
Bugün duyduğum şehit haberleri yine yüreğimin taa içindeki pek çok acıyı canlandırdı. Ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Gencecik bir kız olarak gittim Erzurum’un OLTU ilçesine umutlarım, heyecanlarım, özlemlerim vardı. Vatan görevi dediler gittik. Oysa sadece 21 yaşındaydım. Otobüste yalnız o kocaman dağların arasından Oltu’ya doğru yol alırken. Ailemden ve sevdiklerimden uzaklaşmanın isyanı içerisinde gözyaşları döküyordum. Ağlama dedi yanımdaki teyze çok güzeldir bizim oralar. Rengârenk dağlarımız vardır dedi. Gerçektende öyleydi Oltu’ya yaklaştıkça dağlar cidden rengârenk olmuştu. Bir kurban bayramı arifesiydi. Yeni evlenmiştim ve sevdiğim beni orda bekliyordu. Kaderim dedim gittim. Oltu’da yeni bir hayatı kurmak için eşimin elini sıkıca tutup bir düzen kurmaya başladık. Kışların çok ama çok sert geçtiği bir iklimde ve ufuk çizgisinin olmadığı bir zamandaydım. Gerçektende etrafı dağlarla çevrili Oltu’da ufuk çizgisi yoktu. Lojman tadilatını beklerken kaldığımız misafirhanenin bahçesinde bayram günü ağlarken genç bir üsteğmen yaklaştı. “Ablacım ağlama dedi”. Sonra bana hemen arkamdaki dağda bir şeyi işaret ederek “bak şunları görüyor musun dedi”. İçimden kendisine iyi dileklerimi ileterek yavaşça başımı kaldırıp dağa baktım. “Görüyor musun keçileri dedi” dağ keçileri geziniyordu. “evet” dedim ters ters. “Seneye o keçileri bir daha göreceksin. Eğer keçileri kaçırmazsan ondan sonraki senede buradan gidersin” dedi. Gülsem mi yoksa bağıra bağıra ağlasam mı bilemedim. Ama bu sözü de hiç unutmadım. Oltu’da zor du yaşam sebze, meyve bile bulmak zordu sene 1989 pazara bezelye gelmesi olay olurdu koşa koşa pazara giderdim içi tane bile olmamış bezelyeden bende alabilmek için. Hiç hamburgeri özlediniz mi siz? Anneciğimin Ankara’dan gönderdiği hamburger ekmeklerine kendi yaptığım köfteleri koyarak evde hamburger partisi yapardık arkadaşlarımızla. Hepimizin yaşı 20-27 arasında. Kimi İstanbullu kimi Ankaralı kimi İzmirli. Bu gün bu büyük şehirlerde yaşayan pek çok çağdaş genç gibi yani. Evimizin beton zemini kışları buz tutardı. Çeşmelerimizde tabi. Lojmanın saçaklarından bir adam boyundan fazla buzlar sarkardı işe gitmek için evden çıktığımda birisi başıma düşmesin diye koşarak geçmeye çalışırdım altlarından. İlk yıl bu şokla geçti ve bahar geldi. Baharda güzeldi Oltu yemyeşil olmuştu ve dağları rengârenkti. Lojmanın arka bahçesine çilek ektim. Gidip gelip bakıyordum çileklerime tek neşe kaynağım olmuşlardı. Hakkârili bir asker vardı adı Halit. Çileklerimiz kırmızı kırmızı olmaya başladığında bir gün Halit yanıma yaklaşarak “bunlar ne olacak abla” dedi. Hiç çilek görmemiş ve yememişti. 1.90 boyunda iri yarı kocaman bir adamdı Halit. Halit’in nöbet tuttuğu bir gece silah sesleri duyuldu. Lojman cadde üzerindeydi ve yere yakın camları vardı hamileydim. Eşim korku içinde beni savurup yere yatırdı ağlıyordum. Korkmuştum!… Eşim beni sürükleyerek koridora çekti ve apar topar giyinip silahını alıp evden çıktı. Karanlıkta karnımdaki minik Dilara’mla kalakalmıştım. Hiç böyle bir korkuyu yaşadınız mı siz? Ağlıyordum hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Eşim dışarıdaydı kaçıp saklanmamıştı. Ona emanet edilen askerlerinin yanına koşmuştu. Karanlıkta yalnızdım bana destek olur belki diye ya da koruma içgüdüsüyle karnımdaki minik bebeğime sarılmış ağlıyordum. Epey bir süre geçtikten sonra eşim döndü. Bıraktığı yerdeydim ve hayatımda hiç bir şey beni o an onu sağ salim görmekten daha mutlu edemezdi. Beni güvenliğe aldıktan sonra tekrar gitti ve sabaha kadar dönmedi. Halit yaralanmıştı. Çilekleri yiyemeden gitti Halit.
Ardahan Tugayında görev yapan iki PKK lı nizamiyedeki iki Astsubay ve dört eri şehit ettikten sonra Oltu’ya kaçmıştı. Oltu halkı teröristleri barındırmamış ve çatışma çıkmıştı. Bu arada nöbet tutarken gördükleri Hakkarili Halit’i de kurşunlamışlardı. Ertesi gün cenazeler Oltu’ya geldi Ay yıldızlı bayrağa sarılı altı tabut. Şehrin meydanında tören yapıldı. Altısı da yan yana dizilmişti gözyaşlarımız sel olup aktı.
Yaz gelmişti, genç arkadaş grubumuz ramazan ayının ilk günü iftar sofrasında gelen bir haberle allak bullak oldu. Güneydoğuya gidecek tabur belli olmuştu. Arkadaşlarımızın olduğu tabur bir ay içerisinde gidecekti. İftar sofrası bir anda hüzün sofrasına döndü. Gencecik pırıl pırıl insanlar. Yeni bebekleri olanlar, bekâr olanlar, yeni evli olanlar. Bir anda gözler doldu, bir anda hüzün her yanı sardı. Onları uğurladığımız gün Boğaziçi iktisat mezunu olan arkadaşım Hale kollarımda bayıldı. Gencecik bir Teğmenin arkasından el sallıyordu. O gençlerden pek çoğu dönmedi. Dönenlerse bir daha asla eskisi gibi olmadı.
Fakat hayat ne şartlarda olursa olsun devam ediyordu. Minik kızım hayata merhaba demişti. Hem de bir Ocak gecesi yerde dört metre kar varken. Böyle yerlerde insanlar birbirlerine tutunuyor. Arkadaşlarınız aileniz, en yakınınız oluyor. Hastanede sanırım 30 kişi vardı ve çok nadir güzellik yaşadığımız bir ortamda bu doğum günün en güzel etkinliğiydi.
Nihayet Oltu’dan ayrılma vakti gelmişti. Ve bu dönemde yaşadığım bu anı ömrümün sonuna kadar hafızamdan çıkmayacak kadar derin izler bıraktı bende.
Kızım 8 aylık olmuştu. Dünyalar tatlısı bıcır bıcır bir şeydi. Balıkesir’e gidecektik. O ayaklarımın arasında dolaşırken ben bir yandan eşya toplamaya çalışıyordum. Tabi Oltu’da bugün Büyükşehirlerde olduğu gibi evden eve nakliyat işi yapan lüks firmalar yoktu. Eşim karton kutular getirmişti ben eşyalarımızı sarıyor kutulara topluyordum. Bu defa keçileri kaçırmamıştım. Otobüs biletlerimizi bile bir ay öncesinden almıştık. Araba alacak kadar maaşımız olmadığı için arabamızda yoktu tabiî ki. Rahatsızlanmıştım gitmeden birkaç hafta önce ve Erzurum Mareşal Çakmak hastanesine gelmiştik o gün. Hastaneye gelmiş olsak bile iki saat uzaklıktaki Erzurum’a gelmek bizim için Paris’e gitmek gibi bir şeydi.
Hastanede bir anda yer yerinden oynadı. Bütün doktorlar koşarak acil servisin önüne doğru gidiyorlardı. Kızım kucağımda ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. O kadar gençtim ki. Merakla o tarafa doğru gitmeye çalıştığımda uzaklaştırıldım. İçerden çıkan bir doktor kapının önüne çökmüş hıçkırıklarla ağlıyordu. Olamaz ben bugüne kadar böyle bir şey görmedim diye hıçkırıyordu. Kötü bir şey olduğunu anladım. Biraz sonra hemşirelerin kucağında kızım kadar bir bebeğin bağıra bağıra ağladığını gördüm. Sedyedeki annesiydi. Annesine doğru atılırken hemşire onu oradan uzaklaştırdı. Doktorlar telaş içerisinde bir o yana bir bu yana koşuyorlardı. Küçük kızın çığlıkları bir türlü dinmiyordu.
Olayın hikâyesini öğrendiğimde tüylerim diken diken oldu ve tarifi imkansız bir korku yaşadım. Bugün bile üzerinden neredeyse 20 yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen hala hatırladığımda içimi acıyla dolduran bir hikayeydi bu.
Genç kadın benim yaşlarımdaydı. Eşi Üsteğmen Kars’ın bir ilçesinde bölük komutanıydı. Genç kadın hamile kalınca doğuma yakın Almanya’daki ailesinin yanına gitmiş ve doğumu orada yapmıştı. Bebek biraz kendini toparlayınca da eşinin yanına evine dönüyordu. Eşi de büyük bir heyecan ve özlemle Erzurum’a eşini ve bebeğini almaya gelmişti. Bizim gibi bir aileydi anlayacağınız. Onlarında araba alacak kadar paraları olmadığı için şehirlerarası otobüse binmişler evlerine giderken. Otobüsün yolu PKK lılar tarafından kesilmiş. O zamanlar yollarda kimliklerimizi saklardık. PKK lı şerefsizler üsteğmeni ve eşini arabadan indirmiş. Üsteğmenin henüz sağken eşinin gözleri önünde gözlerini oyup işkence ettikten sonra şehit etmişler. Genç kadını ve bebeğini eşinin başucunda bulmuş güvenlik güçleri. Kadın kendinde değilmiş bir gülüyor bir ağlıyormuş. Minik kızsa babasının cansız bedeninin yanı başındaymış. Hastanedeki bütün doktorlar bugüne kadar böyle bir cenaze görmediklerini ifade etmişler sonrasında.
Bizim gibi bir aileydiler. Hayatlarına yeni katılan minik bebekleriyle vatan toprağının beklide kimsenin gitmek istemeyeceği bir bölgesinde görev yapıyorlardı. Sorarım size kim kaç paraya gider oralara? Oturdukları yerden ahkâm kesen Ankara’dan ötesini görmemiş insan evlatları bunların kaçını yaşadınız ki konuşuyorsunuz? O gün Erzurum’dan evimize dönerken o iki saatlik yolculukta yaşadığım korkuyu kaçınız biliyorsunuz? O sedyedeki kadının yerine kendimi koymam hiç de zor değildi. Genç bir üsteğmen, bir genç kadın ve kucağımızda bir bebek. O gün otobüsten indirilen benim ailem olabilirdi. O sedyede ki genç kadın ben olabilirdim. Bütün bu duygular içerisinde evimize vardık. O gün zar zor, yalvar yakar aldığımız otobüs biletlerini iade ederek hemen iki tane uçak bileti aldık. Ama bu anı hayatım boyunca aklımdan çıkmayarak bende kocaman derin izler bıraktı. Ne zaman bir şehit haberi alsam gözlerimin önüne o ağlayan minik kız gelir. Bugün neredeyse şehit oldular diye provokasyonla suçlanan bu gencecik insanlar gelir.
Zordur oralarda yaşamak. Hayat zordur, şartlar zordur, doğa zordur. Çok şeyi özlersiniz. Sevdiklerinizi, ailenizi, sinemayı, tiyatroyu, alışveriş merkezlerini hatta hamburgeri bile. Zordur oralarda yaşamak, buradan sıcak boğaz manzaralı evlerinizden bakıp ahkâm kesmeye benzemez.
Kasım 9, 2009
Bizler gözlerinizin içine siz bize bakamadığınız için bakmıyoruz. Sizi daha fazla üzmemek için. Peki ya siz neden bizim gözlerimizin içine bakamıyorsunuz?
İŞTE O MEKTUP……….
Beyim arabadan inerken bana siz arabadan inmeyin dedi ben iki kızımla birlikte arabanın içinde iki saat bekledim. Daha sonra eşim sağındaki ve solundaki teröristlerle yanıma gelip. Çocuklarıma iyi bak iyi sahip ol dedi. Eşimin son sözü buydu teröristler çabuk arabadan in dediler. Bende sadece el çantamı ve iki çocuğumu alıp arabadan indikten sonra arabamızı yaktılar. Beyimi şehit ettiler. Beyimin cenazesini Bingöl’e götürdüler o zaman 3 aylık hamileydim. Polisler beni sağlık ocağına götürdüler. Doktorlar bebeği kaybetme tehlikesi var dedi. Bana iğne yaptılar Malatya devlet hastanesine kadar cenazeyle birlikte gittik. Cenaze arabası hastane önünde beklerken ben kürtaj oldum.Ben o anda bir değil iki şehit verdim
Oktay Kaya
Pusuya düşerler ve bir can pazarında. Defalarca vurulur. O kolundan ve vücüdünun çeşitli yerlerinden yaralanırken komutanını yanı başında şehit verir.
Abdurrahman Güven
Timin mayıncısıdır. En önden mayın dedöktörü ile ilerlemektedir. Çatışmaya girerler. Üç yönden yoğun ateş altındadır. Vurulacağını anlayınca bir kayanın arkasına atar kendini kayanın arkası uçurumdur. Aşağı düşmemek için ayağını kayanın arasına sıkıştırır tam o esnada kafasından vurulur. Tam 4 saat boyunca bacağından asılı vaziyette, kafatası parçalanmış, o iki kayanın arasına sıkışmış bilinçsiz ecelini bekler. Ancak ecel randevuya gelmez. Aylarca hastanede kalır ve acı gerçekle yüzleşmeye başlar.
Bunlar onu sözleridir. “Ben zannettim ki bütün halklar benimle gurur ve onur duyacak. Öyle değilmiş”vah vah diyor herkes sonra maaşımızı soruyor en çok zoruma giden de bu”"biz para için oraya gitmedik vatan bayrak için gittik. Bana dünya para verip git deselerdi gitmezdim. Bayrak için gittim.”
Erdal Sucu
Siirt Pervari’de çatışmaya girer. Beş şehidin verildiği bir çatışmadan omuriliğine isabet eden bir kurşunla felç kalır. “Ben gaziyim diyemiyorum” diyor.
Teskeresine 20 gün kala pusuya düşer. 160 kişilik bir PKK lı gurupla çatışmaya girer. Bir el bombasının yanında patlaması sonucu gözlerini kaybeder. Kafasının her yerinde şarapnel parçaları var
Derecik karakoluna askerlk hizmetini yaparken. Derecik karakolu 600 kişinin saldırısına uğrar. 28 şehit verilir. Yanında ki ağır makinelide ki arkadaşı vurulur yalnız kalır. Teröristlere geçit vermemeye çalışırken. Göksel kafasından vurulur. Ailesine ilk haber şehit diye gelir. Derecik baskınından hastaneye getirilen üç askerden ikisi şehit olur ancak bir asker hala yaşıyordur. Askerler künye taşımadıkları için sağ kalan askerin kim olduğu tespit edilemez. Gökselin annesi oğlunun vücudundaki yanık izini doktorlara tarif eder. Gökselin hayatta olduğu bu şekilde anlaşılır. Göksel nişanlıdır. Birbirlerini çok severler. Aylar süren tedaviler sonucu Göksel tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Genç kız ailesinin baskısıyla nişanlısından ayrılır ve bir başkasıyla evlendirilir. Gelin olmak için ısrarla 28 Eylül gecesine ister kimse neden olduğunu bilemez. 28 Eylül gökselin vurulduğu gecedir. Üç kızı olur. Çocukların isimleri Sibel,Yağmur ve Damla dır. Bu isimlerin sebebini bir tek Göksel anlar. Sibel ikisini tanıştıran kızın ismidir. Yağmur ve Damla ise senin için ağlıyorum demektir.
Binbaşı Bekir Karabıyık’ın şehir olmadan iki hafta önce eşine yazdığı son mektubu da basına hiç yansımadı.
Güzel hanımcım şimdi ayrılık zamanıdır. Sen genç oğulcuklarım çok küçüksünüz sizi mesut ve bahtiyar edebilmek için çok uğraştım. Çileli bir hayattı bu beraber yaşadık. Beni anlamışsındır. Göhsüm içindeki kafesine sığmıyor çok dua aldın. Bu sebepten uzun ömür ve hayır ümidim vardır. Fakat ben kefenimi hep üzerimde hissettim ecel gelirse sefa gelsin onunla arkadaşım ben yeter ki son nefeste mümin olarak göçeyim. Hak vaki olur inşallah şehit olurum. Sana ağlama demiyorum. Seven sevdiği için elbette ağlar. Müsterih ol haram lokma yemediniz yedirmedim. Bilmeden işlediklerimizi Allah affetsin çocukları hoş tut hep tatlı sözler söyle onlar Allahın izniyle hayırlı insan olur. Büyük oğlum hırçındır ama merhametlidir. Küçük oğlum hem akıllı hem iyi huyludur. İkisinde de siyasi zeka vardır. Devlet adamı olabilirler o yöne yöneltmeye çalış. Demin dostların kimlerse onlarla irtibatı kesme. Ben senden razıyım Allah da senden razı olsun. Allah cennet nasip ederse seni de yanıma versin iffet, namus ve hanımefendiliğinle her zaman bir yıldızdın. Güzel yüzünü Allah nasip ederse tekrar görürüm. Ama dünyada ama ahirette hakkınızı helal edin.



















