Ocak 27, 2012

Macera Dolu Amerikaaa!!!… Part:I Los Angeles/ Universal Studios

Posted in Seyehat tagged , , , , , , , , , , , , , , , 4:45 pm tarafından fundasen

Sevgili arkadaşlar beni bundan sonra fundasen.com‘dan takip ederseniz harika olur 🙂

Sabaha karşı 04.00 gibi Los Angeles yakınlarında bir Danny’s Kitchen’da mola verdim. Arabada ki herkes derin bir uyku halindeydi. Ben yolun bir kısmını uyuyarak geçirdiğim için cin gibiydim tabi. Arabadakileri uyandırmamaya gayret ederek park ettim. Artık California’daydık ve bu eyaletin bambaşka kuralları vardı. Bir kere büyük şehre geldiğinizi anlıyorsunuz burada benzincilerde bile tuvaletlerin anahtarı var. Hem de ucunda kocaman sopalar bağlı. Yandaki arabada bir gurup sarhoş Amerikalı vardı. Biraz ürkmedim desem yalan olur. Bilgisayarımı alıp Danny’s in içine girdim hemen. Los Angeles’da kalacağımız oteli ayarlayıp biraz dinlenmem gerekiyordu.Kahvemi söyleyip internetten otellere bakmaya başladım.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uzaktan görünen şehrin silüeti büyüleyiciydi. Ekip uyanana kadar otelimizi ayarlamıştım. Hollywood’da kalacaktık. Los Angeles’a gelip de başka yerde kalınmaz ama dimi. Bu arada burada fiyatlar biraz daha pahalı ama 2 odalı ve içinde mutfağı olan apart bir daireyi 97 dolara kiraladım ki bu cidden iyi bir fiyattı.    Hep beraber kahvaltımızı da yaptıktan sonra Los Angeles’daki ilk durağımız olanUniversal Studios’a doğru yola çıktık.

Bu yıl fiyatlar nasıl bilmiyorum ama biz 2010 yazında kişi başı 74 dolar ödedik. Yalnız biletinizi internetten satın alırsanız sanırım birkaç dolar daha ucuz oluyor. Birde Amerika’da çok yaygın olarak kullanılan kupon uygulaması var. 2011 deki gezimde bol bol kupon kullandım fakat 2010 da bundan bir haber olduğumuz için kupon uygulamalarından yeterince faydalanamadık. Yol üzerindeki benzincilerden alacağınız broşürlerde bile birkaç dolar indirim veren kuponlar var. Kaldığınız otele de sormayı ihmal etmeyin bazı otellerin bu tarz yerlerde indirim almanızı sağlayacak kuponları var. Saat 09.30 civarında Universal Studios’un kapısındaydık hemen biletlerimizi ve haritalarımızı alıp parka girdik. Kısa bir gezi planlamasından sonra daha sonra çok kalabalık olacağını düşündüğümüz (ki öyle oluyor 1 saate varan sıralar beklemek zorunda kalabiliyorsunuz) Studio Tours sırasına yöneldik henüz pek kimsecikler yoktu önümüzde 20-30 kişi vardı. Ve bomba tüm gece araba kullanıp sürekli batıya giden bizlerin eyaletler arasındaki zaman farkından kaynaklanan kocaman 1 saati daha vardı. Los Angeles’da saat henüz 09.00 ‘dı. Zaten peş peşe gelen açık tur otobüsleri sayesinde neredeyse hiç beklemeden birine bindik. Her şey plana uygun gidiyordu. Rehberimizin tiyatrovari sunumu eşliğinde tur başladı.

Sizi temin ederim adamlar aldıkları her centi hak ediyor. Bu güne kadar büyük bir beğeniyle izlediğimiz o muhteşem filmlerim çekim platolarındaydık. Benim için ne ifade ettiğini sanırım anlarsınız. Kendinizi, bir platoda King Kong ve Trex’in savaşının ortasındayken bir diğerinde depremde sarsılan ve yıkılan bir metronun içinde buluveriyorsunuz. Universal’in stüdyo turu cidden muhteşem. Gezdirirken sizi filmlerin içine dahil edişiyle, sinemanın ruhunu hissettirişiyle ve verdiği rehberlik hizmetiyle benden 10 üzerinden 10 puan aldı.

Stüdyo turnu bitirince eğlence sona erdi sanmayın sakın Universal Studio’larının öyle bir arazisi var ki 2 günde anca gezilebilir sanırım. Burayı gezerken Türk sinemasını bir daha eleştirmeyeceğime kendi kendime söz verdim çünkü burada her şey öyle muazzam, öyle muhteşemdi ki bu şartlarda kötü film yaptıkları zaman bunları dövmek lazım. Bizim sinemacıların onca yokluk içinde çıkardıkları güzel işler aklıma gelince de kendimden utandım.

Universal’de yapılacak en önemli aktiviteyi tamamlamış olmanın huzuru içerisinde showları izlemek üzere yeniden planımızı yaptık. Her showun belli saatleri var eğer hiç birini kaçırmak istemiyorsanız saatlerine iyice dikkat edip ona göre plan yapmalısınız birinden diğerine gitmeniz gereken süreyi de unutmayın. Show deyince de aklınıza ne gelir bilmiyorum ama adamlar bu konuda aşmışlar. Öyle şeyler izledik ki cidden teknolojiyi muhteşem kullanıyorlar.

Jurassic Park ride ına binerken mutlaka yağmurluk giymeyi unutmayın ve kalbiniz falan varsa  Mummy ride ına sakın binmeyin. Bütün hepsine bir günde yetişeceğim diyorsanız da çünkü akşam saat 21.00 da stüdyolar kapanıyor; işiniz oldukça zor. Planlamanızı çok iyi yapmalı yada birkaç şeyden fedakarlık yapmalısınız.

Tek kelimeyle muhteşem bir gündü. Akşama Hollywood’un meşhur yıldızlı caddesinde görüşmek üzere sevgilerimle kalın.

Ocak 24, 2012

Bir Kadının İsteyebileceği Herşey Chapter III- Estethica’da Cilt Bakımı

Posted in sosyal medya tagged , , , , , , , , , , , 11:23 pm tarafından fundasen

Bazen kendimizi cidden özel hissederiz. Estethica‘da yaşadığım deneyimde tam böyle bir şeydi. Kendine özen gösteren her kadın gibi bende yıllardır belli aralıklarla cilt bakımı uygulaması zaten yaptırırdım. Bu uygulamalar sizin kendinizle başbaşa kaldıgınız, kendinizi şımarttığınız anlara nefis örneklerdir aslında. Kadın okuyucularım yada cilt bakım uygulaması yaptıran erkek okuyucularım ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Günlük hayatın koşturması içinde kendimize zaman ayırmak insana cidden iyi hissettiriyor. Bu güne kadar cilt bakımlarımı genellikle kozmetik ürünlerle uygulama yapan güzellik merkezlerinde yaptırmayı tercih etmiştim. Onlarda oldukça başarılı ve kendinizi iyi hissetmenizi sağlıyor fakat Estethica’da yapılan uyğulamadan sonra güzellik merkezlerinde yapılan uygulamaları daha ince eleyip sık dokuyacağıma emin olabilirsiniz.

Neden cilt bakımı yaptırmalıyız?

Cilt bakımının amacı sadece güzel görünmek değil elbet; aynı zamanda ruh ve beden sağlığımızı korumaktır. Sağlıklı görünen bir cildin çevremizle olan ilişkilerimizin, işteki performansımızın ayrıca moral eğrimizin yüksek olmasında çok önemli katkıları olacağı kesin. Güzel sağlıklı görünen bir cilt, güzelliğin en önemli parçasıdır. Ayrıca cildimizin normal işlevini sürdürebilmesi için de cilt tipine uygun ürünlerle bakım yapmak son derece önemli. Bugünün yaşam tarzına bağlı olarak evde uygulanabilecek cilt bakımları yeterli olmuyor maalesef. Belirli faktörler yaşlanmamızı hızlandırmakla kalmıyor  cilt kalitemizin zayıflamasına da neden oluyor (katkılı gıdalar, kimyasal artıklar, hava kirliliği, stres ortamı, vs.). Bu şartlarda güzelliğimizi ve cilt sağlığımızı korumak neredeyse imkansız hale geliyor. Bu durumda da  periyodik olarak cilt bakımı yaptırmak da kaçınılmaz hale geliyor.

Artık 40 lı yaşları telaffuz etmeye başladığım için cildimde hissettiğim değişimlere daha profesyonel yardımlar ararken tanıştık Estethica ile . Açıkça söylemek gerekirse başta anlatılanları her markanın kendini pazarlama stratejisi olarak görmüştüm. Hatta 2 kez de randevuma gidemeyip ertelemiştim. Sonuç itibari ile cilt bakımı konusunda tecrübeli olduğumu düşünüyordum.

Cilt bakımında Neler Yaşadım?

O gün cilt bakım uzmanı  tarafından karşılandım. Bana cilt tipim ve beslenme alışkanlıklarımla ilgili sorulardan oluşan küçük bir test uygulandı. Cilt bakım uzmanı, testi müteakip  kısa bir değerlendirme yapıp beni odaya aldı. Her şey kuralına uygun devam ediyordu.  Büyütecini yaklaştırıp fiziksel olarak da muayenesini tamamladıktan sonra uygulamaya geçti. Önce makyajımın temizlenmesi gerekiyordu. Makyajımın temizlenmesi esnasında kullandığı ılık havluların son derece rahatlatıcı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Makyajın temizlenmesi bittikten sonra derinlemesine cilt temizliğine geçiyoruz dedi. Cilt temizliği deyince sakın hepimizin evde yaptığımız temizleme sütü yada yüz yıkama jelleriyle yapılan cilt temizliği gelmesin aklınıza. Temizlik işlemi bittikten sonra kullandığı ürünler ve bunları cilde uygulayış şekliyle  inanılmaz bir rahatlama ve temizlik hissine sahip oluyorsunuz.  Cilt temizliğinin ardından tonik uygulaması da yapıldı ve sırada peeling uygulaması vardı ki buda pek benim  bildiğim peelinglere benzemiyordu. Her uygulama öncesi o uygulamada cildimde hissedeceğim değişimleri ve reaksiyonları bana tek tek anlatıyor olması da işi konusunda ne kadar titiz ve hassas davrandığının göstergesiydi.  Cildimin güneşe reaksiyon gösterdiğini ve hafif lekeleri olduğunu söyleyerek bana klasik peeling uygulaması yerine o güne kadar ilk kez yaptırdığım kimyasal bir peeling uygulaması yaptı. Kimyasal peeling uygulaması meyve asitleriyle yapılan cilt soyma işlemiymiş, cildimde derinlemesine temizlik sağlarken, lekelerin giderilmesinde etkili olacağını anlattı. Yüzünüze uygulandığında hafif bir karıncalanma hissiyle birlikte hafif bir yanma hissediyorsunuz. Neticesi ise gerçekten muhteşem. Peeling işlemi bittikten sonra beni 15 dakika kadar buhar uygulaması ile baş başa bıraktı. Bu buhar uygulaması olayını cidden çok seviyorum. Tamamen size ait bir 15 dakikanız var. Hayal kurabilir, iyice gevşemiş olduğunuz için uyuyabilirsiniz bile yüzünüzde hissettiğiniz rahatlama ve ferahlık duygusu ise apayrı bir keyif. 15 dakikanın sonunda gözeneklerim iyice açılmıştı. Siyah noktalarımın temizliğine geçildi. Fazlaca siyah noktam olmamasına rağmen cilt altında kalmış inatçı yağ butonlarım cilt bakım uzmanını epeyce yordu ama sonunda hepsinden kurtulmuştum. Bu konuda da oldukça hassas ve itinalı davrandı. Bu işlemi yaptıracağınız yer oldukça önemli yeterli steril koşullar sağlanmaz ise mikrop kapmaktan cildinizde iz kalmasına kadar pek çok şeyle karşılaşmanız mümkün. Bu işlemde tamamlandıktan sonra cildimin elastikiyetini arttırmaya yönelik bir kolajen maskesi uyguladı. Cildimde hissettiğim harika değişim yüzünden işlemin yarısında hangi ürünleri kullandığını sordum. Kozmetik değil Dermo kozmetik ürünler kullandığını bunların profesyonel cilt bakımında oldukça önemli olduğunu anlattı. Göz çevresi bakımı da yapıldıktan sonra yoğun bir nemlendirme ve güneş koruyucular da uygulanarak işlem sona erdi. Bütün bu işlemler toplam 1.5 saat civarı sürüyor. Hiç bu kadar uzun süren cilt bakımı da yaptırmamıştım ayrıca.

Sıradan bir cilt bakımı gibi görünen bu uygulamaların aslında bugüne değin kozmetik ürünlerle yaptırdığım cilt bakımlarından epeyce farklı olduğunu ertesi gün ve daha sonraki gün çok daha belirgin bir şekilde fark ettim.

Bu kadar memnun kaldıktan sonra Estethica ile ilgili küçük bir araştırma yaptım elbette. Öncelikle fiyatlarını inceleyip aynı grupta değerlendirilebilecek merkezlerin fiyatlarına baktım. Fiyatları diğer merkezlere göre %40 civarı daha ucuz hatta benim kozmetik cilt bakımı yaptırdığım pek çok merkezin fiyatlarından bile daha uygundu. Üstelik uygulamanın yapıldığı hastane ortamının şartları ve azami dikkat gösterilmiş sterilizasyon koşulları da hepsinden önemliydi. Sonra Ethica Sağlık Grubu’nun tüm gelirinin, Murat AKDOĞAN Eğitim Vakfı’nın sosyal sorumluluk projesi kapsamında, Türkiye’de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nda yetişip, 18 yaşında kurumdan ayrılan gençlerin yüksek öğrenim görmelerini sağlayacak üniversiteyi kurmak ve eğitimleri sırasında hayatlarını devam ettirebilmeleri için gerekli desteği verebilmek amacıyla harcanacağını öğrendim. Böyle bir hedefinin olması inanın beni çok heyecanlandırdı; verdiğim paranın böyle bir amaca hizmet edecek olması da ayrıca çok mutluluk vericiydi.

Bir kadın olarak oldukça keyifli bir 1,5 saat geçirdim. Yaşlanıyoruz azizim kendimize bakmamız lazım. Yaşımızı ele veren en büyük unsurun da cildimiz olduğunu sakın unutmayın :) . Biz kadınlar her yaşta güzel görünmek isteriz. Bu da bakımlı olmaktan geçer. Her yaşta güzel ve sağlıklı olmanız dileği ile…

Ocak 4, 2012

“İş Hayatının İp Uçları” Rolümüz Girişimcilik

Posted in hayat, sosyal medya tagged , , , , , , , , , , , , , 2:01 am tarafından fundasen

23 Aralık günü Çanakkale 18 Mart Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin  “İş Hayatından İpuçları” konulu seminerinin davetlisi olarak  Biga’daydım. Bugüne kadar pek çok Üniversite’den davet almış olmama rağmen. Genç Girişimciler Topluluğu benim davetlerini kabul edip gittiğim ilk gruptu. Korkuyordum, fakat bu gençlerle beraber olmayıda gerçekten çok istiyordum. Ne kadar profesyonel olursanız olun sahne başka bir şeydir, hele bir sürü pırıl pırıl meraklı gence hayat hikayenizi anlatacaksanız korkmalısınızda 🙂

Neredeyse 1 yıldır beni her fırsatta arayan Genç Girişimciler Topluluğundan  Büşra Tanrıverdi‘nin benim Çanakkale’ye gitmemde etkisi büyüktür. İyiki ısrar etmiş. İyiki gitmişim. Baştan sona titizlikle hazırlanmışlardı. Karşılamadan uğurlandığımız ana kadar Üniversitenin Genç Girişimciler Topluluğu bize inanılmaz özen gösterdi. Hiç bir şey tesadüfe bırakılmamıştı. Yağacak yağmur için şemsiyeler, oturum başlayıncaya kadar ağırlanacağımız yerler, salonun dizaynı, hiç bir aksaklık olmasın diye oradan oraya koşturan bir sürü genç. Hepsini sevgiyle tebrik ediyorum. Gençlerle aram hep iyi olmuştur. Bu defa onlara bir kez daha hayran oldum. Eş başkanlar Asiye Temüray ve Semih Soyyiğit‘i ise ayrıca tebrik etmek istiyorum, etkinlik boyunca heryerdeydiler. Hepsinin ellerine sağlık.

Seminerde gerçekten değerli katılımcılarla bir aradaydım. Şeker Piliçten Kaan BOR, Ukla Abroad Bursa sorumlusu Özkan YURDAKUL, Gençlik Platformu Kurucusu İsmail Hilmi ADIGÜZEL, Uluslararası ST Konseyi Başkanı Servet ENGİN, Yıldız Gelişim Akademisi Kurucusu Bayram YILDIZ’da seminere konuşmacı olarak katılıyorlardı.

Peki ben bu seminerde neler anlattım. Aşağıda okuyacağınız rolümüz girişimcilik başlıklı konuşmam benim hayatımdan kesitler içeren küçük bir bölüm. Bu konuşmayla gençlere bir ümit, bir ışık olabildiysem; ” Neden olmasın? ” dedirtebildiysem ne mutlu bana. Keyifli okumalar dilerim.

ROLÜMÜZ GİRİŞİMCİLİK

1969 yılında Konya’da Ağustos çocuğu olarak dünyaya geldim. Asker kızıydım ve neredeyse kendimi Türkiyeliyim diye tabir ediyorum. Bu kadar zengin kültüre sahip ülkemizin nerdeyse karış karış her tarafını da gezdim ve bu gördüğüm zenginlikten kendime bir şeyler katmayı da bildim. Kaz dağlarında yetişen melki’den yahni yapmayı da bilirim. Adana kebap pişirmeyi de. Çeşitlilik insanı daha hoşgörülü ve zengin yapıyor benim inancım bu.

İlkokula Adana İncirlikte başladım. Amerikan hava üssünün hemen yakınlarında olan evimiz ve çoğu Amerikalı olan arkadaşlarım sayesinde daha Türkçeyi öğrenirken yanına anadilime yakın İngilizceyi de sokakta oyun oynarken öğrenmiştim. Her memur çocuğunun malum kaderi olarak tayinimiz Siirt’e çıktığında İngilizceyi de arkadaşlarıma geride bırakarak Siirt’e gittik. İlkokulu burada bitirdim ve ortaokulun son senesinde bu defa Ankara maceramız başladı. Ortaokulu da Ankara’da tamamladıktan sonra lise eğitimimi yine Ankara’ya bağlı iki farklı ilçede tamamlayarak, hayata ki en büyük arzum olan Ankara Devlet Konservatuarına müracaat ettim. Ha bu araya bir de Aşk sıkıştırmıştım. Nişanlıydım. Devlet konservatuarı sınavlarında kendi yazdığım küçük bir canlandırma ve lady makbetten küçük bir pasaj oynamıştım. İnanılmaz heyecanlıydım sahnede bir yaprak gibi titriyordum. Karanlıkta sizi izleyen bir juri ve sahne ışıkları altında 18 yaşında bir genç, varın siz düşünün heyecanımı. Jüride kimler yok ki sevgili Cüneyt ve Ayten Gökçer de jüride. Daha ben sahneyi terk etmeden aralarında bir şeyler konuştular ve hiç unutamıyorum Cüneyt Gökçer tamam bu iş oldu diyerek bana gülümsemişti. Sınavdan çıktığımda sevinçten havalara uçuyordum adeta.

HAYATIMDA İLK YOL AYRIMI

Fakat sevgili eşim ya ben ya okul deyince hayattaki ilk yol ayrımıma geldim. Ben tercihimi eşimden yana kullandım. Ha bazen pişman olmadığım anlar olmadı mı? Oldu elbet ama hedefimden aslında hiç vazgeçmedim sadece biraz erteledik diyelim. Kameranın önü değil de arkası oldu diyelim. Evlenir evlenmez çalışacağım diye tutturup Silahlı Kuvvetlerin açtığı devlet memurluğu sınavını kazanıp işe başlamıştım.21 yaşında 1 çocuk 24 yaşında ise 2 çocuk annesiydim. Ha bu arada üniversite eğitiminden de vazgeçmedim. Açık Öğretim Fakültesi imdadıma yetişmiş tüm bunları yaparken birde üniversiteden mezun olmuştum.

İKİNCİ YOL AYRIMIM

İş hayatımda ikinci yol ayrımına 1995 Senesinde Ankara’da geldim. Yeni kurulacak Multimedya eğitim merkezi için personel arayışı söz konusuydu. Gözümü kırpmadan gönüllü oldum. Mpeg le avinin farkını bile bilmeden başladığım bu işte 6 ncı yılın sonunda Uzman Rejisör sıfatını ve kadrosunu hak edecek kadar özverili ve severek çalıştım. Bu benim için oldukça şanslı bir süreçti ama bu şansı değerlendirmesini bilmekte benim bu işe ayırdığım zaman özveri ve istekten kaynaklanıyordu. Bence kişi kendisini tekrar etmek yerine sürekli gelişime açık olmalı. Bu süreçte 400 yakın eğitim filmi ve belgesele imza attım. Hiç geri adım atmadım. Hep sordum, hep öğrenmek için çabaladım. İşimin sadece yönetmenlik kısmıyla değil her aşamasıyla ilgilendim. Bu yüzden montaj yapmayı kablo bağlamayı ve kamera kullanmayı da bilirim. Hayatta iş prensibim hep şu oldu. Bir işi yapıyorsam en iyi şekilde yapmalıyım. Hiçbir şeyin sadece ucundan tutmadım. Kulaktan dolma yada yarım yamalak bilgiyle hareket etmedim. İşinizi ne kadar iyi bilirseniz başarı oranınız o kadar yüksek olacaktır.

VE TİCARET DENEMEM

İlerleyen yıllarla birlikte hayatıma bir yenilik ve değişiklik getirmek istedim. Ticaret yapmak istiyordum. Bilgisayar oyunları, kitaplar ve filmlere olan ilgim yüzünden pek çoğu hakkında inanılmaz bilgi sahibiydim. Önce bir ön araştırma yaptım. Memuriyet süresinde 1 defaya mahsus 6 ay ücretsiz izin hakkım olduğunu öğrendim. Bunu mutlaka değerlendirip hayal ettiğim şeyi denemeliydim. Bu işe ayıracak bir sermayemde yoktu fakat kafama koymuştum bir kere bunu mutlaka yapacaktım. Yapamak için bir sürü bahne üretebilirdim oysaki. Yeni başlayacagınız bir işte elbette sizden daha büyük ve güçlü rakipleriniz olacaktır.Eger onlarla karşılasacak cesaretiniz yoksa neyi yapıp neyi yapamayacağınızı asla ögrenme şansınız olmayacaktır.

Ön araştırmalarımı tamamladıktan sonra (ürünü en uygun fiyata yada rakiplerimden daha önce nereden temin ederim, bu iş için en uygun yer seçimi vs. ). İşe başlamak için ilk gerekli şeyi yani finansı sağlamak için Banka kredisi almak üzere müracaat ettim krediyi almamı müteakip daha önce gözüme kestirdiğim yeri tuttum. Dekorasyon, ürünlerin temini filan derken 1 ay içerisinde yeni işletmem hazırdı bile. Son derece sıcak bir atmosfere sahip olan içinde hem kahvenizi içebileceğiniz hem kitabınızı okuyabileceğiniz hem de benim deneyimlerimden faydalanabileceğiniz küçük bir yerim vardı artık. Denilebilir ki en ne var bunu birazcık cesareti olan herkes yapabilir. Doğru söylüyorsunuz bu tarz binlerce işletme varken benim mutlaka ve mutlaka tercih edilmemi sağlayacak bir fark yaratmam gerekiyordu. Bunu sakın unutmayın eğer yeni bir ürünü değil de piyasada var olan bir ürünü pazarlayacaksanız girişimci sayılabilmeniz için mutlaka bir fark yaratmanız gerekir. İnsanlarla kurduğum sıcak ilişkiler, bir kitabı alırken yazarı hakkında edindikleri bilgiler. Ya da bir film izlemeyi düşündüklerinde tavsiye ve öneri alabilecekleri bir işletme sahibinin fark yaratmaması da mümkün değildi. Kısa bir sürede benim işletmem oldukça kar getiren insanların buluşma ve sohbet etme mekanı haline gelmeyi başardı. Bunda benim bu işi yaparken işim hakkında sahip olduğum bilgi, güler yüz ve işime gösterdiğim özenin payı elbette ki çok büyüktü.

Hayatımın hiçbir döneminde yaptığım hiçbir işte burnu büyüklük ya da patronluk taslamadım. Gerek memuriyet hayatımda gerekse ticaret hayatımda benimle çalışan insanlar üzerinde, bilgimden, bu bilgimi hiç tereddütsüz paylaşma isteğimden ve her zaman insanları destekleyip yüreklendirmemden dolayı saygı gördüm ve ebetteki bu saygıyla karışık mutlak bir itaat ve ekip lideri olarak kabul görme. İşinizi yaparken bir ekip lideri olarak size düşen pek çok sorumluluk var personelinizi iyi ve verimli çalışacak şekilde organize etmelisiniz. En önemli şeylerden biride işinizin başında olmanız bu konuyla ilgili size kısa bir anekdot aktarmak istiyorum

Adnan Nur Baykal’ın “Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları” adlı kitabındaki “Müteşebbis (Girişimci) Olmak” maddesinde, Atatürk’le ilgili birçok söz ve anektod var.  Konumuz Girişimcilik olduğu için, kitabın bu bölümünü aktarmak istedim.

Atatürk’ün Girişimcilik ile İlgili Anıları – 1.

Savaş Meydanında Bir Başkumandan

Dumlupınar Savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri ricat halindedir. Afyonkarahisar hatlarının çözülmesi esnasında birkaç Yunan esiri geceleyin Mustafa Kemal’in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi Muzaffer Kumandan’ın doğup büyümüş olduğu Selanik’ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında hiçbir işaret olmadığından, Mustafa Kemal’e sordu;

– Binbaşı mısınız?
– Hayır.
– Yarbay mı?
– Hayır.
– Albay mı?
– Hayır.
– Tümgeneral mi?
– Hayır.
– Peki nesiniz o halde?
– Ben, Mareşal ve Türk Orduları Başkumandanı’yım!

Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunan askeri kekeler;

Ben, Başkumandan’ın muharebe hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş değildim de…

Savaşı cepheden değil de geriden yönetse sanırım bu başarı pek mümkün olmazdı.

Her şeyden önce çok iyi bir gözlemci olmalısınız insanların ihtiyaçları neler, neleri seviyorlar bunları çok iyi gözlemlemeniz gerekir. İşinizle ilgili yenilikleri takip etmelisiniz. Yeniliklerden en son sizin haberiniz oluyorsa başarıya ulaşmanız mümkün olmaz. Sonra kaynaklara ulaşmak için sorun yaşamamanız lazım. Düşünün ki harika çok satılacağını düşündüğünüz bir ürünü tespit ettiniz fakat bunu işletmenize koyamıyorsanız sadece düşünceniz size kar getirmeyecektir. O kaynağa ulaşabiliyor olmanız lazım ve tüm bunlarla birlikte harika bir gülüş ve ikna kabiliyeti de lazım. 😀

İşletmemin 1 nci yılı daha tamamlanmadan bankaya olan bütün kredi borcu ödenmiş. İkinci yıl bitmeden aldığı kredi kadar kara geçmişti bile. Hem iş yerini hem de işletmemi bir arada yürütmek oldukça zor bir süreçti. Bu süreçte epeyce yorulduğumu fark ettiğimde işletmemi kuruluş maliyetinin cidden çok üzerinde bir rakama devrederek yeni hedeflere doğru yol almaya karar verdim. Kazandığım rakamı ise başka yatırımı desteklemek için kullandım elbette ve o yatırımım bugün oldukça güzel yerlerde büyümeye ve gelişmeye devam ediyor.

VE HAYATIMDA İSTANBUL SÜRECİ

İstanbul benim hem mesleki kariyerimde hem de girişimcilik alanında hayatımda bir dönüm noktası olmuştur. Bugüne kadar bende biriktirdiğim bütün tecrübelerimi, bilgimi ve deneyimlerimi kullanabileceğim kocaman bir deniz gibiydi adete ve inanılmaz heyecan duyuyordum.

Bu arada çocuklarım büyümüştü ve kariyerleri üzerinde karar verme aşamasındaydılar. İki tane kızım var her ikisini de verecekler kararlar konusunda her zaman desteleyip yüreklendirmeye çalıştım. Bu süreçte hem anneleri hem de en yakın dostları oldum. Genç zihinler bana göre önleri açılması ve daha geniş ufuklara bakmalarının sağlanması gereken muhteşem bir kitle. Büyük kızım Boğaziçi üniversitesi kimya mühendisliğini kazanmıştı. Daha hazırlık sınıfındayken İngilizce konusunda da ona destek olup 18 yaşındayken bir başına work and travel yapması için onu Amerika’ya gönderdim. Böyle bir şeyi üniversite okuyan ya da okumayan her gencin mutlaka deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum. Üç ay boyunca hiç bilmediği bir ülkede iş tecrübesi edindi. İş disiplini ve kendi hayatını yönetme tecrübesine sahip oldu ki bence bunlar mutlaka ve mutlaka olmalıydı. Dilara henüz Amerika’dayken bir iş sebebiyle tanıştığım Walt Disney’in Türkiye müdürü vesilesiyle Walt Disney’in öğrenci programından haberdar olmuştum ki. Bu kızımın seneye gideceği adresi belirlemiş oldu. Üniversite 1 nci sınıftaykende Orlando Walt Disney le iş sözleşmesi imzalayıp. Yaz tatilinde tekrar Amerika’ya gönderdim. Candelas Eğitim’in web sitesini incelemenizi tavsiye ederim.

Bunlar ona ne kazandırdı. Her şeyden önemlisi hayata bakışını ve duruşunu değiştirdi, daha geniş ufuklara daha büyük hedeflere yönelmesini sağladı, para kazanmayı öğrendi ve kazandığı parayla bir ev geçindirme deneyimine sahip oldu. Daha büyümüş, daha kendine güveni tam ve olgun bir genç olarak döndü. Bütün bunlarla beraber kazandığı akıcı İngilizce ise burada ne kadar kursa giderse gitsin kazanamayacağı bir yetenekti. Bu yılsa orada kurduğu bağlantılar neticesinde okuduğu alanda oldukça sözü geçen bir firmanın Amerika’daki fabrikasına staja gidecek. O yüzden hepinize tavsiyem üniversite eğitiminiz süresince mutlaka bunu denemeniz. Size nasıl bir kapı açacak nasıl deneyimlerle döneceksiniz yapmadan bilemezsiniz.

DÜŞLER AKADEMİSİ TECRÜBEM

İstanbul’daki ilk yıllarımda yine bir toplantıda Alternatif Yaşam derneği kurucusu Ercan Tutal’la tanıştım. Kafasında Düşler Akademisi diye bir proje vardı engelli gençlere sanat eğitimi vermeyi düşünüyordu. Hiç tereddüt etmeden bu projeyi hayata geçirirse film ve sinema atölyesinin gönüllü eğitmeni olacağımı söyledim. Bilgi ve tecrübelerimi hem genç hem de dezavantajlı bir kitleye aktarabilecek olmanın düşüncesi bile inanılmaz heyecan vericiydi.

Eğitmenlik deneyimim yoktu fakat yapma isteğim, azmim ve cesaretim vardı. Öğrencilerimin karşısına çıkmadan önce ki birkaç ay benim için inanılmaz yoğun bir hazırlık sürecini oluşturdu. İyi bir eğitici nasıl olur? Bilgi ve tecrübelerimi bu kitleye en kolay en anlaşılır biçimde nasıl aktarırım? Tüm bunları keşfetme ve karar verme süreciyle gecen aylar neticesinde projenin hayata geçirilmesini müteakip ilk kurulan film atölyesinin eğitmeni olarak ilk dersimi vermek üzere dezavantajlı 15 öğrencinin karşısındaydım. İtiraf ediyorum o güne kadar engelli gençler hakkında hiçbir fikrim yoktu. Aslında pek çoğumuz gibi onların var olduklarını unutmuştum. Sınıf karma bir sınıftı.Ağırlıkla işitme engellilerden oluşmasına karşın diğer engel guruplarından da öğrencilerim vardı. Ve bir itiraf daha çok korkuyordum. Fakat en büyük hayat tecrübesi korkularınızla yüzleşmektir.

Ve ben hayatta elimden geldiğince hep korkularımın üstüne gittim. Bir müddet sonra zaten hiç bir şeyden korkmamaya başlıyorsunuz. Tecrübeyle sabittir. Araba kullanmayı yeni ögrendiğim dönemde ilk ciddi kazayı yaptığımda araba kullanmaktan korktum. O gün eğer pes etseydim bugün cebinde ehliyeti olan ama direksiyona oturamayan bir kadın olurdum.

İlk dersimin sonunda çok doğru bir karar verdiğimi bir kez daha anladım. İnanılmaz bir kitleyle karşı karşıyaydım. Sonra ki 3 ay boyunca sinema tarihinden, senaryo yazımına, kamera kullanımından montaj yapımına kadar her şeyi elimden geldiğince aktarmıştım. Onlar bana işaret dili öğretirken ben onlara sinema öğretiyordum.

Bu gençlerin engellerine ragmen hayata bakışlarından, neşelerinden ve tutkularından etkilenmemek zaten mümkün değildi. Kendi adıma onlardan çok şey öğrendiğimi itiraf etmeliyim.

“Ön yargılarım vardı yok oldu… Korkularım vardı kayboldu… Küçük sevinçlerim, kocaman neşeye, Cılız umutlarım, inanca döndü…
Ve biliyor musunuz, bir düşüm vardı, Gerçek oldu…”

Bana bunları hissettirecek kadar güzel bir süreç yaşadım. Onlarla birlikte çektiğimiz tamamı nerdeyse kendilerine ait olan kısa filmimiz Ak sanat ve Cadde Bostan kültür merkezlerinde gösterildi. Engelli gençlerle ilgili çalışmalarıma halen farklı platformlarda gönüllü olarak devam ettiriyorum.

VE SOSYAL MEDYA İLE TANIŞMA

Bu arada bütün sosyal medya hesaplarımı engelli bir arkadaşım açtı. Hepiniz biliyorsunuz ama ben sosyal medyayı kısaca tanımladıktan sonra kendi sosyal medya maceramı anlatacağım sizlere.

İnternetin kendisi aslında bir sosyal medyadır desek sanırım abartmış olmayız. Teknolojiyi, sosyal girişimciliği, kelimeler, resimler, videolar ve ses dosyaları ile birleştiren şemsiye bir kavramdır aslında. Bireylerin internette birbirleriyle yaptığı diyaloglar ve paylaşımlar sosyal medyayı oluşturur. Sosyal ağlar, bloglar, mikro bloglar, anlık mesajlaşma programları, sohbet siteleri, forumlar gibi insanların bir biriyle içerik ve bilgi paylaşmasını sağlayan internet siteleri ve uygulamalar sayesinde internet kullanıcıları aradıkları ve ilgilendikleri içeriklere ulaşma fırsatına kolayca erişebiliyor.

İlk bakışta bireyler veya küçük gruplar arasında gerçekleşen diyaloglar gibi görünse de, paylaşılan bilgi veya içerikle ilgilenen kişi sayısı oldukça hızlı şekilde artıyor. İnternet kullanıcılarının olumlu ve olumsuz deneyimlerini internet ortamında paylaşmaları şirketler için de fırsatları ve tehlikeleri beraberinde getirmeye çoktan başladı bile.

Sosyal medya hesaplarımı kullanmaya başladığım dönemde bu mecra bana sadece daha çok insanla iletişimde ve etkileşimde olma imkanı veriyordu. Hesaplarımı yönetirken sosyal medyanın bana ne gibi geri dönüşleri olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu açıkçası. Fakat yaşanan süreç sosyal medya’nın iş imkanı kapılarını da açabileceğini gösterdi. İlk 6 ayın sonunda ciddi bir popülariteye ulaşmış olmamı sadece kendim gibi davranmış olmaya bağlıyorum. Çünkü bu popülariteyi yakalamak için hiçbir özel gayretim olmadı. İnsanların bana ve yazdıklarıma güveniyor olması kısa sürede markalarında ilgisini çekti ve birbiri ardınca sosyal medya organizasyonları için davetler almaya başladım. Katıldığım bu organizasyonlarda da tamamen tarafsız olarak markayı değerlendirip bunu sosyal ağlarımla paylaşıyor olmamda insanların bana olan güvenini bir kat daha arttırdı. Aslına bakarsak sizlerde bana sosyal medya kanallarını kullanarak ulaştınız.

Sosyal medyada tanıştığım insanlarla gerçek hayatta da görüşmeye iş konusunda paslaşmaya ve iletişime devam ettim. Çok kalıcı ve köklü dostlar edindim. Aslına bakarsanız orada öyle büyük ve güçlü bir kitle var ki bazen sizi bile hayrete düşürebiliyor. Şöyle hemen bir örnek verecek olursam. Annemin rahatsızlığı esnasında Ankara’da hastane de başındayken. Günde sadece 2 saat internete girip sosyal hesaplarımdan ihtiyacım olan konularda araştırma taleplerimi bırakıyordum. O dönemde o sosyal ağlarda ki insanlar adıma gruplar kurarak bir iletişim ve yardım ağı oluşturdular. Her türlü bilgi akışı kesintisiz olarak telefonuma ulaşıyordu. Hiç tanımadığım insanlar bana telefonla ulaşarak bilgiler veriyor, acımı paylaşıyor hatta telefonda benimle ağlıyorlardı. Birisi yurt dışına gönderilecek tahlilleri tercüme ederken diğeri ulaşmaya çalıştığım insanların bilgilerini paylaşıyor. Birisi elinde fazla olan hastane yatağını bana ulaştırmaya çalışırken diğeri daha fazla ne yapabileceğini soruyordu. O dönemde sosyal medyadan aldığım desteği asla unutamam.

Unutmayın Dünya ne kadar büyük olursa olsun artık sosyal medya sayesinde ulaşılabilir. Dünya’nın öbür ucunda bir insanla iletişim kurabilmeniz artık sadece 1 dakikanızı alıyor.

Sosyal medya ile değişen iletişim ve pazarlama yöntemlerinin de göz ardı edilmemesi gerekiyor. En basit örnek olarak kendinizi ele alın. Kim ne kadar tv reklamlarını izliyor? Genellikle hemen kumandayla kanal değiştiririz. Artık tüketiciler markaların kendisini övmesini anlatmasını dinlemek yerine içeriği tüketicinin kendisinin yarattığı, şeffaf, kendine özgü ve gerçek yorumları merak ediyor. Bunlara da bloglar, forumlar, yorumlar vasıtasıyla ulaşıyor. Yeni iletişim yöntemi monolog olmaktan çıkıp diyalog haline geliyor artık. Yeni bir marka oluşturduysanız eğer sosyal medyada artık mutlaka var olmalısınız. İnsanlar markanızdan bahsetmeli. %36 lık bir kesim bugün bloggerların markalar hakkındaki yorumlarına güveniyor ve bu rakam her geçen günle birlikte artmaya devam ediyor.

Yeni çağın dijital çocuklarını da unutmamalısınız. Onlar geleceğin tüketicileri olacaklar ve bilgisayarı kesinlikle bizden çok daha etkin kullanacaklar ve önemsedikleri senin kendi reklamın değil kendi arkadaşlarının senin hakkındaki düşünceleri olacak.

İyi birer gözlemci olun ve unutmayın ki iletişimin birinci kuralı iyi birer gözlemci ve dinleyici olabilmektir.

Markanızı konumlandırmadan önce insanları dinleyin ve ihtiyaçları iyi analiz etmeye bakın ve markanızı sahiplenmelerini sağlayın. Redbull’un bu konuda ki çalışmasını hepiniz hatırlayacaksınız teneke kutulardan oluşan bir sergiyi kullanıcılara yaptırarak aslında markaya benimsemelerini sağladı.

SOSYAL MEDYA UZMANLIĞI DİYE BİR MESLEK

Ve tüm bunlar olurken gözümüzün önünde Sosyal medya uzmanlığı diye yeni bir iş kolu oluştu bile. Şimdilerde her ne kadar sosyal medyayı birazcık iyi kullanan biraz takipçi sayısı fazla insanlar sosyal medya uzmanıyım diye ortada dolaşsa da aslında oldukça ciddiye alınması gereken markaları vezirde, rezilde edebilecek bir iş kolu olarak hayatımızdaki yerini aldı.

Türk meslekler sözlüğünde ki tanımı ise şöyle “Sosyal medya ağlarında marka, firma ya da şahıs hakkında neler yazıldığını takip ederek buna uygun iletişim stratejisi belirleyen ve uygulayan kişi”. Peki bu kadar basit mi? Elbette ki değil. Görev tanımında altını dolduruyor.

-Sosyal medya ağlarını takip etmek,

-Çalıştığı firma veya kişileri bilgilendirmek, uygun stratejileri belirlemek,

-Sosyal medya platformlarında özel kampanya kurguları geliştirmek,

-Sosyal medya ağlarındaki takipçi sayısını artıracak çözümler üretmek, uygun olan iletişim stratejilerini belirlemek,

-Sosyal medya ağlarında çalıştığı firma, marka ve kişi hakkındaki farklı kişi ve kurumlar tarafından oluşturulan uygun olmayan içerik, durum ve izlenimleri belirlemek,

-Uygun olmayan içerik, durum ve izlenimlere gerektiğinde müdahale etmek,

-Bloglar oluşturmak, içerikleri hazırlamak ve yayımlamak,

-Rakiplerin sosyal medyadaki aktivitelerini takip etmek,

-Ürün deneyimine ilişkin çalışmalar yapmak,

-Mesleği alanındaki gelişmeleri takip etmek ve uygulamak, gibi görev ve işlemleri yerine getirir.” Diyor.

Türkiye’de henüz bir okulu yok tamamen alaylı bir gurup söz konusu. Bu işi yapmaya niyetlenecekseniz ben sosyal medya uzmanıyım diye ortaya atılmadan önce mutlaka bu konuda iyi olan bir sosyal medya ajansında işe başlamanızı öneririm. Ayrıca Kadir Has Üniversitesinde Sosyal Medya Uzmanlığı sertifika programı olduğunu da duymuştum. Buraya da müracaat edebilirsiniz. Ama kısa vadede yapılacak en iyi iş piyasada bu konu hakkında yazılmış kitapları okumanız olacaktır ki eminim oldukça faydasını göreceksiniz.  “Gary Vaynerchuk’un Markanız İçin İnterneti Nasıl Kullanmalısınız, Teşekkür Ekonomisi kitaplarını, Michael Tasner’in Anında Pazarlama Web 3.0 Pazarlama Kılavuzu, Erkan Akar’ın Sosyal Medya Pazarlaması, Albert Laszlo Barabasi’nin Bağlantılar,” kitaplarını tavsiye edebilirim.

Bu yeni meslek kariyer yolu olarak seçilebilir, uzmanlaşmaya gidilip güzel yerlere gelinebilinir. Ama gerçekten bu işte uzmanım diyecekseniz de; bir kaç hesap yönetmenin, tweet atmanın, facebook’ta “like” arttırmanın ötesinde bir şeyler yapmak gerekir diye düşünüyorum. Aslında bu da her girişim gibi vizyon, cesaret, özgüven ve bilgi  gerektiriyor. Yaptığınız ve ya yapmayı planladığınız her işte öncelikle siz işinizi çok iyi bilip hakim olmalısınız ki o iş size başarı olarak geri dönsün.

BENİM SOSYAL MEDYA HİKAYEM

Dönelim benim sosyal medya hikayeme. Markaların ilgisini çekmem neticesinde aldığım davetler ve bunları tarafsız bir gözle değerlendiriyor olmam. İki yönlü olarak hem görüşlerim konusunda bana güvenen takipçi kitlem hem de markalar nezdinde önemli olmaya devam ediyor. Bugün sosyal medya sayesinde edindiğim oldukça geniş bir çevrem ve arkadaş gurubum var. Yine sosyal medyada ki varlığım sebebiyle pek çok iş teklifi alıyorum. Hali hazırda devam eden bir işim olduğu için pek çoğunu da maalesef şimdilik değerlendiremiyorum. Fakat ilerisi için yatırımlar yaptığımı da itiraf etmeliyim. Sosyal medyada ki o son derece süratli bilgi alışverişi sayesinde pek çok konuda bilgi sahibi oldum ve bunları gelecekte yapmayı planladığım projelerimde etkin olarak kullanacağımdan şüpheniz olmasın. Şimdi hazırlık aşamasındayım. İzliyorum, dinliyorum, ihtiyaçları belirliyorum ve en doğru zaman ve şartlar için bekliyorum.

Benim sosyal mecralarda ve hayatta sıkça kullandığım bir sözüm vardır. “Ben bir şeyim demeden önce gerçekten bir şey olmalı insan.” Hayatta ki duruşunuz hep mütevazi olsun ama bu mütevazilik sizi sömürebilecekleri yada küçük düşürebilecekleri seviyede olmasın. Yeri geldiğinde kim ve ne olduğunuzu da ortaya koymaktan asla çekinmeyin. Böylelikle insanları sıkça şaşırtacağınızı garanti ederim. Sürekli böbürlenerek dolaşmak en başta kendinize zarar verecek ve beklide kendi eksikliklerinizi göz ardı edeceksiniz. Buda kendinizi geliştirmenize imkan vermeyecektir.

VE HAYATTAKİ ROLÜMÜZ ASLINDA GİRİŞİMCİLİK

Rolümüz girişimcilik dedik. Unutmayın hayat aslında kocaman bir sahnedir. Bu sahnede ki rolümüzü her birimiz kendimiz belirleriz.

Rağmenci mi olacağız yoksa saydıcı mı?

Sözlerimi kendisini büyük bir dikkatle takip ettiğim genç bir girişimcinin sözleriyle noktalamak istiyorum.

Ben insanları ikiye ayırıyorum diyor Baturay Özden. Rağmenciler ve saydıcılar olarak. Saydıcılar der ki; babam zengin olsaydı şimdi başka yerlerde olurdum, milletvekili dayım olsaydı şu pozisyona yerleşmiştim, x üniversitesini bitirseydim şimdi bu işte çalışıyor olmazdım vb. Rağmencilerde ise; babam zengin olmamasına rağmen, milletvekili dayım olmamasına rağmen veya bu üniversiteyi bitirmiş olmama rağmen ben bu işi başaracağım diyenlerdir ki gerçek başarı her zaman rağmencilerindir.

Örnek için çok uzaklara gitmemize gerek yok. Atatürk gelmiş geçmiş en büyük rağmencilerden biridir. Atatürk diyebilirdi ki; topumuz tüfeğimiz olsaydı, biraz paramız olsaydı, yunan polatlıya kadar gelmiş olmasaydı ben bu ülkeyi kurtarırdım. İçinizden ee o zaman bende kurtarırdım dediğinizi duyar gibiyim. Ama o tüm bunlara rağmen savaştı ve bu ülkeyi kurdu. Bir an için Atatürkün saydıcı olduğunu düşünelim. Ne olurdu? Şuan nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk? Bunlar üzerine çok şey söylenebilir fakat benim asıl vurgulamak istediğim biz şuan hangi tarafta duruyoruz. Saydıcımıyız yoksa sıkı birer rağmenci mi?

Hepimiz hergün yataktan kalkmamak için en az beş bahane bulabiliriz dimi? Ya da kitap okumamak, spor yapmamak için onlarca gerçekci gerekce sunabiliriz kendimize. Peki bir an düşünelim. Bunlar aşamayacağımız şeyler mi? Vaktim olsaydı şu kitabı okurdum mu diyoruz yoksa yoğun programıma rağmen ben bu kitabı okudum mu diyoruz? Sizce başarı hangisinin olacak?

Hayatta zorluklarla karşılanın sadece biz olduğunu düşünürüz bazen. Terk edildiğimiz de tek terk edilen bizmişiz gibi hisseder birini kaybettiğimizde kimse birini kaybetmenin ne demek olduğunu bilmiyormuş ve o acıyı sadece biz yaşıyormuş gibi hissederiz fakat tüm bunları her gün milyonlarca insan yaşamakta. Çaresiz olduğum zaman aklıma hep bir kişinin hikayesi gelir. Bu kişi;

– 7 Yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. Yalnız ve içine kapanık biri olarak yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.

– 8 Yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. Zamanını tarlalarda kargaları kovalamakla geçirdi.

– 10 Yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. Sinirden ve korkudan üç gün evinden çıkamadı.

– 17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.

– 24 Yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.

– 25 Yaşında sürgüne gönderildi.

– 27 Yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı, kendisinin de üyesi olduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.

– 30 Yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.

– 30 Yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.

– 37 Yaşında böbrek hastalığından Viyana’da iki ay hasta ve yalnız halde yattı.

– 37 Yaşında Komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.

– 38 Yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.

– 38 Yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.

– 38 Yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.

– 38 Yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.

– 39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.

SONRA NE Mİ OLDU?

– 42 Yaşında Türkiye Cumhuriyeti CUMHURBAŞKANI oldu.
Bu kişiyi tanıdınız dimi? Evet Mustafa Kemal ATATÜRK’ den bahsediyoruz. Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama ATATÜRK’ ün karşısına çıkmamış bir engel var mı?

Hayallerinizin önündeki engel ne? Paranız mı yok? Atatürk’ ün de yoktu! Sağlığınız mı bozuk? Atatürk’ ün de bozuktu! Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var? Atatürk’ ün de vardı! Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Atatürk’e de vurdular! Aileniz çok zengin değil miydi? Atatürk 38 yaşındayken cebinde sadece 80 lirası vardı. Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Atatürk’ ün de hakkını yemişlerdi! Sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip, size amirlik mi yapıyor? Atatürk’ ün de başına gelmişti! Geçmişte bazı denemelerinizde başarısız mı oldunuz? Atatürk’ de olmuştu! Hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz? Atatürk’ ün başına oda gelmişti!

Çaresizlik bizim kendi kafamızda oluşturduğumuz bir düşünceden başka bir şey değildir. Sadece şunu düşünün. Siz düşüncelerinizi yönetebilir misiniz? Eğer cevabınız evet ise çaresizliği de yönetebilirsiniz ki bizler dünyaya düşüncelerimize sözümüzü geçirebilme potansiyeli ile geldik. Bunu kullanmak sadece bize kalmış.

Hepinize çok teşekkür ederim.

Ocak 2, 2012

Pazarlama Zirvesi 2011 #Pz2011

Posted in sosyal medya tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , 10:41 pm tarafından fundasen

7-8 aralık tarihlerinde Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde  Management Centre Türkiye tarafından düzenlenen “Müşteri Çağında Pazarlama” başlıklı zirveye MCT’den sevgili Baturay Özden‘in davetlisi olarak katıldım. O sabah Lütfi Kırdar’a ulaştığımda aslında oldukçada heyecanlıydım, böylesine büyük bir organizasyona davet edilen  oldukça küçük bir azınlık içerisindeydim. Kapıda Baturay tarafından karşılandım, giriş için kaydım yapılmış kartım basılmıştı bile. Oturumun başlamasını beklemek üzere salonda dolaşmaya başladım. Pek çok marka bu büyük zirve için salondaki hazırlıklarını tamamlamış ve standlarını kurmuştu.

Zirvenin tanıtımı esnasında facebook ve twitter üzerinden yapılan yarışmalar bu zirvenin sosyal medyaya verdiği önemin ilk sinyalleriydi aslında ve salonu gezerken gördüğüm Foursquare check-in noktası ve blogger masasıylada yanılmadığımı anladım. Foursquare check-in noktasında check-in olanlara saat başı süpriz hediyeler verilecekti.

Bu zirveyle bir ilk gerçekleştirilmiş, daha önceki yılların aksine değişen pazarlama stratejilerinde sosyal medyanın farkı ve önemi de göz önüne alınmış, sosyal medyayı iyi kullanan ve pazarlama ile ilgili pek çok blogger arkadaşımda zirveye davet edilmişti. Hatta zirve öncesi bloggerların en sevdikleri bir yazı ve resimlerinin yer aldığı bir kitapçık basılarak katılımcılara dağıtılmıştı ki bence oldukça hoş bir fikir.

Oturumun başlamasıyla birlikte hemen salondaki yerimi aldım. Erken salona girmeninde avantajıyla ön sıralarda güzel bir yer buldum. Sahne bir  kafe şeklinde düzenlenmişti ve sahnenin arkasındaki devasa perdenin bir yanından akıp giden, Monitera sayesinde anlık twitter mesajlaşmaları #pz2011 tagıyle geçiyordu. Twitter o gün adeta pazarlama zirvesine kilitlenmiş gibiydi. Hemen ipadimden bağlanarak bende bu büyük zirveyle ilgili twitlerimi atmaya başladım. Gün sonunda ise pazarlama zirvesinin ilk günü twitter da trending topic olmuştu bile.  Bence pazarlama zirvesi bu yıl sosyal medyaya verdiği önem ve farkındalıkla daha çok ön plana çıkmayı başardı.

Zirvenin oturum başkanı Peter Economides idi,  dört kıtanın marka stratejisti olan Peter, sahneye çıkmasıyla birlikte sıcak ve rahat sunumuyla  bizleri etkilemeyi başardı. Konuşmacılar arasında kimler yoktu ki Guy Kawasaki, Gary Vaynerchuck, Richard Lewis, Hamish McRae, Dawid Wheldon,Tanyer Sönmezer, Qaalfa Dibeehi, Tali Krakowsky,Lee Daley, Eleftherios Hatziioannou,Brett King, Mohammad Gawdat,Fazıl Oral,Cüneyt Gedikli,Diego Oliva, Andreas-Christoph Hofmann,Micael Dahlen,Noel Toolan, ayrıca devam eden parelel oturumlarda da Haluk sicimoğlu,Şenol Keserlioğlu,Sitare Sezgin,Tolga Arıcan, Yigit Kalafatoğlu,Ayşe Yonca Baltaoğlu,Ali Muharremoğlu,Hande Aksoy,Ömür Yeker,Ruhver Barengi, bizlerleydi.

Büyük heyecanla beklediğim Guy Kawasaki sahneye çıkmıştı nihayet  “Kimi markalar insanlara bilgisayar veya telefon satar, Apple ise onları büyüledi” dedi ve büyülemenin şartlarından ilk üçünü sevilmek, güvenilmek ve güç vermek olarak sıraladı. Guy Kawasaki tecrübelerini bizlerle paylaşırken ben heyecandan yerimde duramaz bir şekilde onun anlattığı tecrübelerinden birşeyler kapmaya çalışıyordum. Kawasaki’nin sunumuna bu adresten ulaşabilirsiniz. Sonra sahneye Gary Vaynerchuck geldi. “2002 yılındaki pazarlama tekniklerinden vazgeçin, yıl 2012″ dedi salondakilere. “Sosyal medya ayrı bir olgu değil, internetin devleti” diyen Vaynerchuck onu yeni tanıyanları epey sarstı. “Günümüzde ölçümler birşey ifade etmiyor, gerçek dünya şimdilerde duygular, insanlar” diyerek devam eden Gary sahnedeki enerjik tutumuyla da herkesin ilgisini çekmeyi başardı. Bir an olsun yerinde durmadan ordan oraya dolaşıyor ve oldukça içten bir şekilde kendi öyküsünü bizlerle paylaşıyordu. Gary’i dinlerken hep kendi sosyal medya maceram geldi gözümün önüne ve içimden demek ki bilmeden sadece iç güdülerimlede olsa ben doğru şeyi yapmışım ve yapmaya da devam ediyorum dedim.  Ayrıca Gary Vaynerchuck’ın bizimle paylaştığı kendi öyküsü bana sık sık neden olmasın dedirtti.

Böyle bir zirvede dünyanın ve Türkiye’nin yönetim otorilerini dinlemek oldukça büyük bir şanstı ve aynı zamanda rekabetin gittikçe ve  hızla arttığı dünyamızda, rakiplerin önünde olmak için nasıl fark yaratacağımızı keşfetmek için de büyük bir fırsat.

Gary Vaynerchuck’ın ardından sahneye çıkan DoğanOnline CEO’su Yenal Gökyıldırım’ın çok başarılı bir yönetici olmasına ragmen, hantal ve tekdüze sunumuyla bizim yöneticilerin katetmesi gereken daha çok yol olduğunu hatırlattı bize. Bir sonraki konuşmacı ise Google Avrupa, Ortadoğu ve Afrika Tüketici Pazarlama Sorumlusu Obi Felten’di. Obi pek çok şeyin yanında bizlere Google+ ile değişime ayak uydurduklarını anlattı, kullanıcılarına her açıdan farklı bir web deneyimi yaşatmak istediklerini de sözlerine ekledi ve bizlere G+ ile ilgili belkide henüz keşfetmediğimiz pek çok ayrıntıdan bahsetti. Daha sonra Eleftherios Hatziioannou ve Nathaniel Hansen geldi sahneye ve “Wall Street to Love Street” başlıklı sunumlarıyla, arkadaşlar arasındaki markaları anlattılar.

İki gün boyunca dünyanın ve Türkiye’nin büyük CEO’larından inanılmaz dersler aldık kendimize yeni deneyimler ve stratejiler belirledik. Bilmeden yaptığımız doğruları, daha fazla neler yapabileceğimizi öğrendik. İnanılmaz keyifli bir deneyimdi.

Baştan sona her anından son derece bilgilendiğiniz ve pek çok insanla tanışma fırsatı yakalabildiğiniz böyle bir zirveye beni davet eden MCT’den Baturay Özden’e gelince o gün pek çok ünlü konuğu olmasına rağmen verilen aralarda herkesle tek tek ilgilenerek, salonun hemen her yerinde olarak ve pazarlama stratejilerinin bugün geldiği farklı noktayı tüm pazarlama zirvesine yansıtarak bu denli büyük çaplı bir organizasyonla bence büyük bir başarıya imza attı. Bu başarı ilk başta sizlere şaşırtıcı gelebilir; fakat 23 yaşındaki bu inanılmaz genci daha yakından  tanıdığımda başarısının tesadüf olmadığını anlamam hiç de zor olmadı. Son derece zeki, girişimci ve idealist böyle gençlere Türkiye’nin çok ihtiyacı var. Daha şimdiden 2012 için düzenlenecek zirveyi büyük bir heyecanla beklediğimide söylerek kendisine ve Management Centre Türkiye‘ye bir kez daha teşekkür ediyor ve düzenleyecekleri her organizasyonda bulunmaktan büyük keyf alacağımı bir kez daha söylemek istiyorum.

Kendiminde konuşmacı olarak başarı hikayelerimi anlatacağım zirvelerde görüşmek dileğiyle.  Neden olmasın? ;)

Ocak 1, 2012

Hoş geldin Moova…

Posted in sosyal medya tagged , , , , , 5:16 pm tarafından fundasen

Ege’den kapımıza gelen süt lezzeti. Hayatımın bir döneminde Ege’de yaşamak şansına sahip olmuş insanlardan biriyim. Sütçü hergün o sabah ineklerinden sağdığı taze sütü motorunun arkasında ki bidonlarına doldurur ve kapımıza öyle getirirdi. Mis gibi katıksız saf ve dogal böyle bir sütün lezzetini unutalı neredeyse yıllar olmuştu . Geçen gün postacı elinde bir kargo paketiyle kapımı çalana kadar.

Moova diye bir marka deneyip yorumlamam için bana bir ürün göndermiş; içindeki sütleri görünce şaşırmadım desem yalan olur. Daha önce duymadığım bir markaydı. Şu günlerde kilo vermek adına light süt tükettiğim için sütün o güzel tadını neredeyse unutmak üzereydim.  Tam yağlı olan ürünü oldukça lezzetli amann işte süt deyip geçecekken gördüm ki gerçekten bir farklılık var. Sonra light ürünü denedim. Bu günlerde tükettiğim light sütler neredeyse bulanık su kıvamında olduğu için sütten nefret etmek üzereyken özellikle bu  light ürününün oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Doğallığı konusunda marka garanti veriyor olmasına rağmen tabiki günümüzde bunu görmeden aman yüzde yüz doğaldır demek pek mümkün değil. Çünkü hiç kimse benim ürünüm kötü demiyor. Üretim tesislerini yerinde gördükten sonra ancak evet ben gittim gördüm cidden çok harika işler yapıyorlar diyebilirim.

Üretim esnasında Efeler çiftliğinde beslenip büyütülen ineklere asla antibiyotik verilmediği söyleniyor ki bu oldukça güzel bir ayrıntı.

Avrupa standardı bakteri oranı ortalaması mililitrede 100.000 adet iken, moova süt 3.000 adet bakteri oranı ortalamasına sahip. Dolayısıyla da daha doğal ve daha sağlıklı  ayrıcada protein ve kalsiyum değeri de oldukçada yüksekmiş.

Bilim adamı olmadığım için damak tadımda hissettiğim bariz fark dışında bu konuya bir yorum getiremeyeceğim fakat piyasadaki diger markalarla kıyasladığımda cidden daha güzel bir tad aldığımı söyleyebilirim. Hoş geldin Moova.

Her ay kapımı çalan bu Lila Kutu nedir?

Posted in sosyal medya tagged , , , , , 3:55 pm tarafından fundasen

Her ay kapımı çalan bu Lila Kutu nedir?

Gerçektende bu günlerde güzellik ürünlerinde kullanılacak markayı belirlemek oldukça zor bir iş. Bu süreçte hem ciddi para kaybedebilirsiniz hemde güzelleşmek uğruna satın aldığınız bu ürünlerin zararlarına maruz kalabilirsiniz.

Lila kutu, işte hemen hemen herkesin maruz kaldığı bu probleme odaklanmış bir çözüm kutusu.

Lila kutu bir dünya para vererek satın aldığınız fakat sonrasında kullanmadığınız bir sürü ürün kolleksiyonunuz olmasın diye her ay en az 5 deneme boyu güzellik ürünüyle kapınıza geliyor. Saç bakımdan cilt kremlerine, parfümlerden makyaj ürünlerine kadar uzanan geniş yelpazesiyle pek çok ürünü test edip sonra satın alma imkanı sunuyor size.

Bundan nasıl faydalanıyorsunuz ?

Lila Kutu’nun web sitesine giderek ücretsiz bir güzellik profili oluşturarak üye oluyorsunuz. Ondan sonra sipariş vermeniz neticesinde  her ay 19 Tl ye, Lila kutunuz kapınıza geliyor, ürünleri test edip kullanıyorsunuz. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki gelen ürünlerin fiyatı toplamda kesinlikle 19 Tl’nin üstünde.  Gelen deneme boyları içinden begendiklerinizi yine sistem üzerinden indirimli sipariş verebiliyorsunuz. Siparişinizle birlikte Lila Puan kazanıyor ve bu Lila puanlarınızı da alışverişlerinizde kullanabiliyorsunuz. Her ay gelecek ürünlerin farklı süprizler içeriyor olmasıda işin heyecanlı kısmı.

Ben her ay kapımı çalan Lila Kutuyu çok seviyorum, umarım sizler de seversiniz.

http://www.fundasen.com

Aralık 13, 2011

“Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Gölge Oyunları”

Posted in film yorumları tagged , , , , , , , , , , , , 11:06 pm tarafından fundasen

Bu sabahın en güzel aktivitesi “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Gölge Oyunları”nı izlemekti sanırım. Baştan sona nefes kesici bir aksiyonun hakim olduğu film sizi ilk sahneden son sahneye kadar maceradan maceraya sürüklüyor. Filmde kullanılan özel efektlerin ise çok başarılı olduğunu söylemeden geçmek filme haksızlık olur. Filmin müziklerini ise ilk filmde olduğu gibi yine Hans Zimmer’ın ve tek kelimeyle muhteşem.

“Dava yeniden açıldı…”

2009 yapımı “Sherlock Holmes”un kapanışındaki kışkırtıcı bu üç kelime sinemaseverlere gelecekte başka maceraların da olacağını vaat etmişti. Şimdi “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/ Gölge Oyunları” efsanevi dedektifi aksiyon yüklü bir gizemle geri getirerek bu vaadi gerçekleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda dünya çapında hit olan ilk filmin yıldızları ve yapımcılarını da tekrar bir araya getiriyor.

Öncelikle kimdir bu  “SHERLOCK HOLMES”  aslında hepinizin bildiği bu efsanevi karekter hakkında biraz bilgi vererek başlayayım.

Arthur Conan Doyle’un yarattığı hayalî dedektif 06 Ocak 1854′de Londra’da doğmuştur. İlk hikâyesi olan Kızıl Soruşturma 1887 yılında gazetede basılmaya başlanmıştır. Sherlock Holmes, dedektif kahramanlar içerisinde belki de en meşhur olanıdır. Olayları gözlem yoluyla çözmesi ile ünlüdür. Tümdengelim yöntemini çok iyi kullanmaktadır, sorduğu soruların cevaplarının birbiriyle tutarlı bir bütün oluşturmasına dikkat eder, yani yöntemindeki fark, ipuçlarını bir araya getirip bir çözüm bulmak yerine, elindeki ipuçlarından anlamlı bir bütüne ulaşmaya çalışmaktır; bunun yanı sıra kendi kendine yaptığı laboratuar araştırmaları sonucunda elde ettiği bilgileri tekil olaylara uygular ve sigara izmaritlerinden, el yazılarından, ayak izlerinden ve her türlü bilgi kırıntısından sonuca ulaşır. Yazar Doyle, Holmes karakterini yaratırken dönemin ünlü doktorlarından ProfesörJoseph Bell’i kendisine örnek almıştır. Aslında var olmayan bu detektifin kitaplarda her zaman adresi olarak gösterilen ve bugün müze olan evi İngiltere’de Baker Sokak 221B’dedir. Holmes, kendi dönemi için oldukça bohem bir adamdır, garip zevkleri de vardır ve aynı zamanda bipolar kişiliğe sahiptir. Morfin ve kokain kullanır ve bunları evdeki garip yerlere koyar, usta bir eskrimcidir, çok iyi keman çalar, Irene Adler dışında takdir ettiği veya hayatına giren bir kadın yoktur. Yunanlı Tercüman Hikayesinde, Holmes’ün bir ağabeyi olduğu ortaya çıkar. Mycroft’un, İngiltere Hükümetinde oldukça özel bir görevi bulunur. Kardeşinin tanımıyla, kendisininkinden de üstün gözlem yetenekleri olan Mycroft, hükümetin tüm çıkarımlarını analiz ederek en uygun hamleyi belirten bir “bilgi bankası” görevi görür. Mycroft Holmes, Ian Fleming’in karakteri olan James Bond’un gizli patronu “M” olduğu da söylenir. Holmes oldukça kibirli bir adamdır ancak Dr. Watson’a yaklaşımı herkesten farklıdır. Daha ayrıntılı ve detaylı bilgiyi http://tr.wikipedia.org/wiki/Sherlock_Holmes bu adresten bulabilirsiniz.

“Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları”yla Robert Downey Jr. Dünyanın en ünlü dedektifi Sherlock Holmes, Jude Law ise onun dostu ve meslektaşı Dr. Watson rolüyle bir kez daha karşımızda.

Filmin kısaca öyküsü şöyle Sherlock Holmes daima odadaki en zeki kişi olmuştur…şimdiye dek. Artık yeni bir suç dehası vardır: Profesör James Moriarty (Jared Harris). Moriarty hem zeka anlamda Holmes’un dengidir, hem de kötülük yapma eğilimi ve vicdandan tamamen yoksun oluşu ünlü dedektif karşısında ona avantaj sağlayabilmektedir. Kitaplarından da hatırlayacağınız üzere Moriarty Holmes’un aslında en ezeli düşmanı ve rakibidir.

Dünyanın dört bir yanında, manşetlerde şöyle haberler görülür: Hintli dev pamuk tüccarı bir skandalla çöküşe geçti; Çinli bir afyon tacirinin aşırı dozdan öldüğü sanılıyor; Strasbourg ve Viyana’da bombalama olayları; Amerikan çelik fabrikatörünün ölümü… Görünürde tesadüfi bu olayların arasındaki bağı kimse göremez, oysa, bu ölüm ve yıkımlar arasındaki kasıtlı örümcek ağını büyük Sherlock Holmes sezmiştir. Bu ağın tam ortasındaki örümcek ise tuhaf bir sinsiliği olan Moriarty’dir.

Holmes’un Moriarty’nin komplolarıyla ilgili soruşturması daha da tehlikeli bir hâl alır çünkü Watson’la birlikte Londra’dan ayrılıp Fransa, Almanya ve son olarak da İsviçre’ye gitmesi gerekir. Ama kurnaz Moriarty her zaman bir adım öndedir ve meşum planını hayata geçirmeye tehlikeli biçimde yaklaşmaktadır. Eğer başarılı olursa, muazzam bir servet ve güce kavuşmakla kalmayıp, tarihin akışını da değiştirecektir.

“Sherlock Holmes Gölge Oyunları” çağdaş sinemaseverleri Moriarty’nin yanı sıra, orijinal hikayelerin hayranlarının yakından tanıdığı bir başka karakterle daha tanıştırıyor: Sherlock’un çok daha nazik ağabeyi Mycroft Holmes’u (Stephen Fry). Rachel McAdams’ın canlandırdığı Irene Adler ise yine Sherlock’u baştan çıkarmaya ve ona işkence etmeye devam ediyor. Bu arada çekişmeye yeni bir kadın daha katılıyor. İsveçli aktris Noomi Rapace’ın canlandırdığı, Sim adındaki bir çingene.

Film bize bir yandan da 19. yüzyılda siyasi, ekonomik ve özellikle de endüstriyel açıdan olup bitenleri.Askeri sanayi tesislerini, daha büyük ve daha güçlü silahları ve daha etkin savaş hâlini gördüğümüz modern çağın başlangıcını da anlatıyor.

Sinemacı Guy Ritchie hızla hit olan “Sherlock Holmes”dan sonra devam filmi “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Gölge Oyunları”nın da yönetmen koltuğuna oturdu. Film aynı zamanda yapımcılar Joel Silver, Lionel Wigram, Susan Downey ve Dan Lin’i de tekrar bir araya getirdi. Filmin yönetici yapımcılığını ise Bruce Berman ve Steve Clark-Hall gerçekleştirdi.

İsveç yapımı “The Girl with the Dragon Tattoo”yla uluslararası başarı kazanan İsveçli aktris  Noomi Rapace, aktris  bu filmde ilk kez İngilizce konuşuyor. Jared Harris (TV dizisi “Mad Men”, “The Curious Case of Benjamin Button”) filmde kötü şöhretli Profesör Moriarty’yi canlandırıyor. Stephen Fry (“Alice in Wonderland”, “Harry Potter and the Goblet of Fire”) ise, Sherlock’un son derece eksantrik ağabeyi Mycroft Holmes rolünü üstleniyor.

Oyuncu kadrosunda ilk filmden Irene Adler rolünde Rachel McAdams; Watson’ın çiçeği burnunda eşi Mary Morstan rolünde Kelly Reilly; Müfettiş Lestrade rolünde Eddie Marsan; ve Holmes’un uzun zamandır acı çeken ev sahibesi Mrs. Hudson rolünde Geraldine James yer alıyor.

Ritchie’nin bu tekrar filmi için kamera arkasında tekrar bir araya geldiği ekibi ise şöyle: Görüntü yönetmeni Philippe Rousselot, yapım tasarımcısı Sarah Greenwood, kurgu ustası James Herbert, kostüm tasarımcısı Jenny Beavan ve besteci Hans Zimmer.

Robert Downey Jr.’ın “Sherlock Holmes”da yarattığı Holmes karakteri geleneklere aykırıydı. Dedektifle özdeşleşmiş olan klasik avcı şapkasının, kıvrımlı piponun ve şatafatlı İngiliz nezaketinin yerini, fiziksel becerisi olağanüstü zekasına ve olağandışı algı yeteneğine denk, sokak yaşamını bilen, yumruk yumruğa dövüşmeye hazır bir adam almıştı.

Ritchie bu konuda, “İlk filmin en önemli şeylerinden biri, karakteri, çoğu kişinin beklediği, deyim yerindeyse, toz tutmuş imajından uzaklaştırmaktı. Conan Doyle’ın özgün yaratımına sadık kalmakla birlikte, Holmes’un akıl ve zekasının yanında fizikselliğini de göstermek istedik. Robert tüm bunları sağlamakla kalmadı, denkleme daha da fazlasını kattı. Role büyük katkı sağlayan pek çok küçük ayrıntı vardı. Şimdi başka birisini Sherlock Holmes olarak hayal etmeyi imkansız buluyorum” diyor.

Holmes ve Watson arasında ki ilişkide cidden muhteşem.

Yapımcı Joel Silver bu konuda şöyle söylüyor: “Holmes ve Watson rolünde Robert ile Jude arasındaki dinamikte bir tür sihir vardı ve bu film söz konusu sihri daha üst düzeye taşımamıza imkan verdi. İlk filmde, izleyicilere karakterlerin özelliklerini tanıyacak zamanı vermemiz gerekiyordu. Bu filme gelindiğinde ise, zemini zaten oluşturmuştuk. Dolayısıyla, daha büyük, daha eğlenceli ve kelimenin her anlamıyla daha şiddetli bir aksiyona doğrudan giriş yapmamız mümkün oldu”.

Rousselot ve Guy Ritchie ilk filmde olduğu gibi yine Phantom adında yüksek hızlı dijital bir kamera kullandılar. Böylece, yönetmen aksiyonun hızını çeşitli şekillerde değiştirebildi. Ritchie, Phantom’u Holmes’un fiziksel kavgaya dönüşmek üzere olan şeyleri bir salisede aklından hesaplayışını gösteren ve “Holmes-vizyon” lakabı takılan şeyi yaratmakta kullandı. Bu kameranın yapabildiklerini yakından test etme imkanına sahip olmuş biri olarak. Filmde de son derece mükemmel bir şekilde kullanıldığını söyleyebilirim.

Yapımcılar senaryoyu yazmaları için karı-koca yazarlar Kieran ve Michele Mulroney’ye başvurdular. Özellikle Michele Mulroney, kaynak malzemeyi çok iyi biliyordu. Kendisi bu konuda şunu söylüyor: “İngiltere’de büyüdüm. Çocukken Sherlock Holmes kitaplarını okuduğumu ve Holmes’un beyninin tuhaf ve muhteşem işleyiş şekline hayran kaldığımı hatırlıyorum. Özgün hikayeleri tekrar okuyup, Arthur Conan Doyle’ın gizemlerindeki yaratıcılığa ve giriftliğe hâlâ hayret ettiğimi görmek büyük bir keyifti”.

Aslında, Sherlock Holmes’un gerçek meraklıları, yapımcıların diyaloglara Conan Doyle’ın bazı ifadelerini katarak yazara saygılarını gösterdiklerini de fark edeceklerdir.

Maceranın uluslararası boyutu yapım ekibi için hem fırsatları hem de zorlukları beraberinde getirdi. Bunların başında da filmin neredeyse tamamının Birleşik Krallık’ta çekilmiş olması geliyordu.

19. yüzyıl İngiltere’sini yeniden yaratmak 21. yüzyıl teknolojisi kullanmayı gerektirdi. Görsel efektler amiri Chas Jarrett’ın başını çektiği görsel efektler ekibi, bir asrı aşkın sürelik değişimi ortadan kaldırmak için ikinci birim çekimleri ve yeşil perdeden yararlandı. Dan Lin bu konuda, “Son görsel efekt teknolojileri sayesinde ağırlıklı olarak Londra ve çevresinde çekim yaparken, Avrupa’nın diğer yerlerinin fonlarından yararlanmamız mümkün oldu” diyor.

Greenwich bölgesi hem İngiltere hem de Fransa’daki kesitler için kullanıldı. Bunların arasında, filmin başında Sherlock Holmes’un kılık değiştirerek Irene Adler’ı takip ettiği Londra caddelerindeki sahneler de bulunuyordu. Greenwich daha sonra Paris Opera Evi’nin dışındaki sahnelerin dış çekiminde de kullanıldı.

Londra’daki Richmond Park, Holmes ve Watson’ın Sim’i bulmak için gittikleri çingene kampı olarak kullanıldı. Sim erkek kardeşi Rene’yi bulmak için Holmes ve Watson’la birlikte hareket etmeye başlayınca yolları önce Paris’e uzanıyor. O dönemde yeni inşa edilmiş bir mimari harikası olan Eyfel Kulesi’nin gölgesindeki bir kafe şehrin hemen dışındaki Hampton Court’ta inşa edildi.

Moriarty’nin yıkım çemberi genişleyince, Holmes, Watson ve Sim at sırtında Fransa’dan Almanya’ya geçmek zorunda kalırlar. Bu sekans Galler’in güzel manzaralı dağlarında çekildi.

İngiltere’nin tarihi Chatham Tersanesi, Alman Meinhard Mühimmat Fabrikası’nın yerine kullanıldı. Burada muazzam boyutta modern savaş teçhizatlarını görüyoruz ve Holmes da düşmanının acımasızlığını birinci elden öğreniyor.

Aksiyon, acımasız bir şekilde, Holmes ve Moriarty’yi İsviçre Alpleri’nde Reichenbach Şelalesi’ne bakan görkemli bir villada yazgısal bir karşılaşmaya sürükler. Greenwood’un tasarladığı göz kamaştırıcı manzara Jarrett’ın Görsel Efektler ekibi tarafından hayata geçirildi. Downey bu konuda, “Bence Conan Doyle da tam böyle bir şey isterdi. Bundan gurur duyuyorum. Burasının hem heybetli hem de dehşet verici, nefes kesen bir doğası var. Bu iki güçlü düşmanın ilk ve son olarak karşı karşıya gelmesi için çok uygun bir uçurum”.

Hikayenin uluslararası boyutu, ilk film olan ‘Sherlock Holmes’’un müziklerini de yapan Hans Zimmer’ın müziğine de yansıdı. Zimmer, “Elbette ‘Sherlock Holmes’ temasına da yer verdik ama bu daha büyük, daha epik bir filmdi ve bu fikri müziğe de uyarlamak istedik” diyor.

Besteci, Moriarty için yeni bir süit yazdı ve ayrıca Sim’in çingene kültürü ruhunu da müziğe katmak istedi. Zimmer bu amaçla Slovakya’daki Roman yerleşimlerine gitti. Burada, “inanılmaz müzisyenler” keşfettiğini aktaran besteci, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kendimize birkaç müzik grubu bulduk ve onları bir otobüsle Viyana’ya getirdik. Burada küçük bir kayıt stüdyosuna girdik ve müzik yapmaya başladık. İşin ilginç yanı, ben Roman dili konuşmuyorum, onlar da Almanca ve İngilizce bilmiyorlar, ama beraberce oturduğumuzda konuştuğumuz dil hakkında hiçbir soru işareti yoktu”.

Warner Bros. Pictures, Village Roadshow Pictures işbirliğiyle, bir Silver Pictures ve Wigram Productions ortak yapımı olan film 16 Aralıkta Vizyona giriyor. Şimdiden biletinizi ayırtın çünkü film muhteşem olmuş.

Aralık 8, 2011

Şerefe diye kaldırılan kadehlerde şeref sözü verirsin aslında!!! “Dünya Rakı Haftası”

Posted in sosyal medya tagged , , , , , , , , , , 1:07 am tarafından fundasen

Bi biyük fest, bi büyük şarkı ve dünya rakı haftası. Yeni rakının hemen hemen her etkinliğinde olmaktan büyük keyif alıyorum. Her gece rakı içen biri değilim ama adabıyla rakı içmeyi, içince güzelleşmeyi bilenlerdenim. Bu anlamda da 03 Aralık 2011 Yeni rakı’nın davetlisi olarak Kumkapı Evren Restorandaydık.

Rakı erkek içkisi sanılsa da bence en çok kadına yakışıyor. Hele adabıyla üslubuyla rakı içebilen kadın candır. Herkese yakışmaz rakı, kiminde eğreti durur kimine fazla gelir. Her içkiye benzemez, hafife alınmaz, hele muhabbetsiz, dostsuz, mezesiz ve balıksız hiç içilmez. Rakı sofrası gerçeğin sofrasıdır. Şerefe diye kaldırılan kadehlerde şeref sözü verirsin aslında yalansız ve dosdoğru olacağına dair. Rakı sofrasında yalan söylenmez, söylenemez öyle bir içkidir ki içinde dışında ne varsa döküverirsin ortaya. Şarkılar söyletir, duygusallaştırır, yaklaştırır.

İşte o gece de sevdiğimiz dostlar, meze ve rakı da masada olduğuna göre değmeyin keyfimize bir durum söz konusuydu. Muhabbet çok güzeldi, gece çok güzeldi. Hele gecenin orta yerinde geçen yıl bir büyük festte falıma bakan falcı kızlarım ablaaa diye bagırarak içeri girmesin mi :)) Hemen sarmaş dolaş olduk. Ayak üstü falıma bile baktılar yeni yılda bilet al çok şanslısın bu dönem dediler. Hemen klasik yeni rakı kızları pozumuzu verdik. Sanırım onlarda bende yeni rakının klasikleri arasına girmeyi başardık. Çünkü yarattığım afişte kullandığım rakı içen resimim kısa sürede sosyal medyada viral olmuştu bile.

Gecenin ilerleyen saatlerine dogru caddeden geçen yeni rakı orkestrası, ara ara masalarımızın arasında gezen cümbüş ekibi ile gecenin eğlence ve muhabbet dozu arttıkça arttı. Böyle büyük bir grup olupda tek bir olay tek bir tatsızlık çıkmamasını ben içilen rakının kerametine baglıyorum. Cidden dost içkisi rakı.

Gecenin ortalarında bize katılan Banum ve Aykutla muhabbet tavan yaptı. Dünyalar iyisi Baturay’ı tanıdım o gece.  Facebook duvarına ilk defa kalemle birşeyler yazdık. 😉 Adabımızla rakıya yakışır bir şekilde hakkını vere vere içtik.

Gecenin sonunda ise  içilen kahveler eşliğinde hizmette sınır tanımayan gördüğüm en iyi sosyal medyacı Ercüment’in kahve falı ise neredeyse geceye damgasını vurdu. Benden duymuş olmayın ama çokkkkkkk iyiii fal bakıyor. 😀

Dünya rakı haftası 2006 yılında ilk kez kutlanmaya başladı. Bazı zihniyetler öncelikle bunu ayıplamaya başladı  e öyle ya rakının haftası mı kutlanırdı? 2006 dan bügüne dek de yavaş yavaş artan bir ivmeyle kutlanmaya devam ediyor. Bence çok da iyi yapılıyor.Etkinliklerin sadece İstanbu’la sınırlı kalmamasını ve tüm Türkiye’ye yayılmasını temenni ederek. Seneye görüşmek üzere diyorum. Aaaaa sakın seneye kadar rakı içmeyeceğim sanmayın. Dostlarla ara ara rakı içilmezse hayatın ne tadı kalır ama dimi. 😉  Sevgilerle kalın..

ps. Muhabbettttt doyulmazzz birrr pınarrr imişşşşşş 😀

Aralık 5, 2011

Macera Dolu Amerikaaa!!!… Part:I Sin City Las Vegas

Posted in hayat tagged , , , , , , , , , , 1:42 pm tarafından fundasen

Geride bıraktığımız Yellow Stone’ın büyüsü hala üzerimizde tekrar yola koyulduk. Bütün gün araba kullanmış olan eşim artık pes ettiği için Jackson Hole de arabayı ben aldım. Zaten yorgun olan arkadaki grup yemeyi de yiyince mışıl mışıl bir uykuya dalmıştı. Çok geçmeden eşimde uyudu. GPS’i Las Vegas’a ayarladıktan sonra GPS’deki hatunun sağa dön, sola dönlerini takip ederek yola koyuldum. Nasıl olduğunu anlamadım fakat dönüş yolumuz kesinlikle geldiğimiz o kocaman otoban değildi. Başka bir yola yönlendirmişti beni. Oldukça karanlık ve ıssız bir yoldu. Daha da fenası yolun üzerinden sürüler halinde geçen geyikler, aniden yola fırlayıp karşıya geçmeye çalışan tavşanlarla doluydu. Arabada herkes derin bir uykuya dalmıştı. Gecenin karanlığında radyoda çalan country müzikler ve ben sabaha kadar birlikteydik artık. Aslına bakarsanız bunda da bir hikmet vardı sanırım. Bütün gün oradan oraya koşturmuştum ve curiese kontrole arabayı bağlayıp o kocaman otobanda gidiyor olsaydık kesinlikle direksiyon başında uyurdum. Fakat şimdi gözlerimi dört açıp dikkatlice yola bakmam gerekiyordu. Bu arada Amerika’da 24 saat boyunca tüm benzin istasyonlarında hazır olan kahvelerinde büyük yardımı oldu tabi. 🙂

Bütün dikkatime rağmen maalesef bir tavşan ezdim ve bir geyiğe çarptım.  Zavallı geyik arabanın farlarını görünce yolun üzerinde kilitlenip kaldı. Yavaş olmama rağmen duramadım ve kalçasından hafifçe dokundum. Allahtan bir şey olmadı. Hemen toparlanıp yerden kalktı ve koşarak sürüye katıldı. Zaten birine çarpmasam şaşırırdım. Çünkü yolun üstünde cirit atıyorlardı neredeyse 🙂 1 zayiatla tamamlamış olmam bile bir mucize gibiydi.

Amerika’da dikkat etmeniz gereken önemli konulardan biri seyahat ettiğiniz araç olmalı ben gidip oradan 3-5 bin dolara bir araba alırım onunla da gezerim demeyin sakın. Unutmayın ki araba tamir veya çekici hizmetleri oldukça pahalı.  O yüzden sigortaları tam olan bir kiralık araba her zaman işinizi daha kolaylaştıracaktır. Çok iyi arabaları olmasına rağmen Amerikalılarda uzun yol yapacakları zaman mutlaka kiralık araba kullanıyorlar. Araç kiraları zaten oldukça uygun hele ki böyle bir çöl geçecekseniz risk almaya hiç gerek yok.

Oldukça gergin geçen gece yolculuğumun ardından sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Salt Lake City otobanına girmeyi başarmıştım. Sabah 06.00 gibi Salt Lake City de kahvaltı molası verdik. Amerika seyahatimiz esnasında ulusal mutfağımız olan Danny’s Kitchen de kahvaltımızı yaptıktan sonra ( Bu arada Danny’s Kitchen’larda sabah kahvaltılarında pankek de refill) direksiyonu eşime verip yan koltukta bayıldım. Las Vegas’a kadar 4 saat yolumuz vardı. İki saat sonra yan koltukta gözlerimi açınca artık bambaşka bir iklimdeydik. Etrafta kaktüsler, kavurucu bir sıcak ve göz alabildiğine geniş araziler. Yani bildiğiniz çöl.

İnternetten Las Vegastaki otelimizi ayırtmıştık. Statosphere otelde kalacaktık. Amerika’da otel sistemi müthiş. Kişi başına değil oda başına para ödüyorsunuz. 4 kişilik bir odayı da 40-50 $ gibi rakamlara tutabiliyorsunuz. Nitekim Stratosfere gibi bir otelde son derece güzel bir odayı 48 $ gibi o otel için oldukça komik bir rakama tutmuştuk.

Öğleden sonra Las Vegas’a varmıştık. Çöl sıcağı ne demekmiş bizzat yaşayacağınızı garanti ederim.

Sin City Vegas çölün ortasında yaratılmış bu vaha inanılmazdı. Muazzam yapılar ve büyük bir istihdam vardı. Çölün orta yerine böyle bir eğlence merkezi yapmak ilk kimin aklına geldi acaba diye düşünmeden edemedim? Yolda aldığımız Las Vegas rehberinde gidilecek ilk noktayı zaten çoktan tespit etmiştim bile.  “LAS VEGAS OUTLETTTT” 🙂  Otelimize gitmeden Vegas Outlet’in önünde arabayı durdurdum. Zaman kaybetmeye gerek yoktu sonuçta vegas’a iki gün ayırmıştık ve zaman kaybetmek istemiyordum.

Amerikada alış veriş yapabileceğiniz en ucuz outletlerden biri olduğunu bu seneki gezimden sonra kesinlikle söyleyebilirim. Hem yapı olarak oldukça büyük hemde fiyatlar diğer eyaletlere göre oldukça düşük  Vegas Outlet müthiş bir yer. Aradığınız tüm markaları inanılmaz fiyatlara bulabilirsiniz. Moldova Companyden 40 $ a Tommy yada laccoste 60$ civarında Guesden  saat, Timberlanddan 15-20 $ dolara ayakkabı alabilirsiniz. Gap ‘i hiç söylemiyorum zaten 5-6 dolara pijamalar ve gecelikler. 15-17 dolar arası polarlar 3-4 dolara şortlar bulmanız mümkün. Amerika’da alışveriş yaparken ben genel olarak şuna dikkat ettim. Her şeyi almaya çalışmak yerine ülkemde astronomik fiyatlara satılan fakat beğendiğim markaların ürünlerini ucuza bulduğumda almayı tercih ettim. Yolunuz Vegas’a düşerse Las Vegas Outlet’de lütfen kendinizi kaybetmeyin. Çünkü ciddi söylüyorum kaybedersiniz.:)

Dikkatli olanız gereken bir husussa size neredeyse tüm alışveriş merkezlerinde deniz tuzu vücut peelingi satmaya çabalayan İsrailliler olacak. Yaptıkları uygulama sıcaktan kuruyan cildinize çok iyi geliyor ve aklınız çelinir gibi oluyor ama 🙂  kanmayın. Böyle yerleri bilirsiniz birazcık turistleri kandırma düzeni üzerine kurulmuştur. Aslında çok ucuz olan o ürünleri outlet girişinde sizi karşılayarak neredeyse eminönünde gibi hissetmenize sebep olarak satmaya çalışıyorlar. 🙂 Ben almadım. Daha kozmopolit ve uçuk bir şehir olan Vegas’ta biraz daha dikkatli olmanız gerekecek.

Artık akşam olmak üzereydi arabaya atlayıp otelimize geldik. Açıkçası 48$ a böyle bir otel beklemiyordum ama harikaydı!!!! Sonra tespit ettim ki Vegas’da kumarhanesi olan oteller genelde ucuz zaten çünkü  kumarhaneden kazanmak istiyorlar. Hemen odamıza yerleşip biraz dinlendikten sonra bekle bizi Vegassss geliyoruzzzz diyerek kendimizi sokağa attık.

Işıltılı, şaşalı ve muhteşem kokoş bir kadın gibi Vegas. Her tarafında bir şeyler var. Adım başı göreceğiniz kocaman limuzinler, evlenmek üzere Vegas’a gelen çılgın çiftler,sokakta donla gezenler. Ne tarafa bakacağınızı şaşırtan çılgın bir şehir Vegas. Arabamızla şehrin içinde şöyle bir tur attıktan sonra otelimize döndük.



Kumarhanelerde 21 yaş sınırlaması olduğu için bizimkiler kumar oynayamasa da eşim ve ben kollu canavarlara küçük yolluda olsa teslim olduk. Bu arada 10 $ kazandım. Kumar cidden fena bir şey 1$ lık oynadığım oyun 10 $ kazandırınca aklıma ilk gelen şey tüh keşke 100 $ lık oynasaydım oldu. 🙂 Sonra hemen kendime geldim tabi. Demek ki insanlar bu yüzden o kadar paralar kaybediyorlar diye kendi kendime söylendim. Aman diyeyim Vegas’a yolunuz düşerse kendinizi kaybetmeyin. Benim fazlaca olmamasına rağmen, Avrupa’da kumarhane kültürü olanlar bilirler. Kıbrıs’ta ki kumarhanelerde filan yediğiniz, içtiğiniz, sigaranız hep ücretsizdir. İstersiniz getiriler. Vegas’ta böyle bir uygulama yok en azından kollu makineler için yok belki özel masalarda aynı uygulama vardır ama özel masaya oturup kumar oynamadık. Otelimizin alışveriş merkezinde bir kez oynanmış poker kağıtları satılıyordu. Tüm otellerin kendi antetli ve logolu oyun kağıtları Vegas’tan alınabilecek en güzel hediyeydi sanırım. (Tabi ucuzda ) Bolca aldık. 🙂

Bizim çılgın gençlik otelimizin tepesinde yerden 150 metre yükseklikte ki  lunapark için bilet almışlardı. Onlarla beraber otelin tepesine çıktık. O kadar yüksekten yere doğru dalış yapan roller coasterlara binmeye yada sizi direk aşağı sallandıran bungi jumpingi yapmaya ne yalan söyleyeyim içim elvermedi. Hatta bizimkilerin fotoğraflarını çekerken bile fena oldum. Anladım ki yaşlanıyorum 🙂 eskiden olsa kesin binerdim sanırım.

Aynı bölümde yer alan roof  dan görünen Vegas manzarası ise muazzamdı. Yolunuz vegasa düşerse stratosfere otelin tepesindeki barı mutlaka ziyaret edin. Müthiş bir Vegas manzarası eşliğinde gecenin tadını çıkarmaya bakın.

Mutlaka yapmanız gereken bir diğer aktivite ise otellerdeki showları kaçırmayın derim. Hepsi için vaktiniz yoksa bile birkaçına mutlaka vakit ayırın. Cidden çok iyi showlar yapıyorlar.

Veee mutlaka bir limuzin kiralayıp 1 saatte olsa şampanyanız eşliğinde Vegas caddelerinin keyfini çıkarın. 1 saat limuzin ve 1 şişe şampanyayı 60 $ a kiralayabilirsiniz.

Biz Garand Kanyona kendi imkanlarımızla gitmeye karar vererek hata yaptık. Las Vegas tarafından Grand Kanyon girişi ücretli 45 $ dolar civarında. Diğer girişlerinde ücret uygulaması yokmuş diye duyduk. Bu yüzden kendi imkanlarınızla gitmek yerine kesinlikle Las Vegas içinde tur satın alarak bunu yapın derim günü birlik turlar 50-60 $civarında. Helikopter turu yapmak isterseniz oda mümkün biraz daha pahalıya çıkıyor ama daha keyifli olabilir. Grand Kanyona gidip de SkyWalk’a çıkmamak olmaz. Skywalk için extra bir ücret ödemeniz gerekecek. Yetişkinler için 29 $ olan bu ücret çocuk ve 65 yaş üstüyseniz ya da askeri personelseniz birkaç dolar daha düşük oluyor. Askeri kimliğimiz orda geçmez diye düşünmeyin. Amerika’nın her yerinde askeri kimliğinizle rahatça indirim alabilirsiniz. Hatta üniformalıysanız Empire State hiçbir ücret ödemeden çıkmanız bile mümkün. 🙂

İki günlük çılgın Vegas gezimizden sonra 3 üncü gün sabahı önce Grand Kanyon ardından da Los Angeles’a gitmek üzere yola çıktık.

Kasım 28, 2011

Günaydın Sevdiğim…

Posted in siirlerim, şiir tagged , , , , 8:25 pm tarafından fundasen

Günaydın sevdiğim.

Hiç bilmediğin bir kıyıdan, bilmediğin bir iklimden günaydın.

Yokluğunla geçen bir ömrün ardından

Yalnızca sana, bir tek sana  

Güneş kadar sıcak,

Sevda kadar büyük bir günaydın.

Günaydın sevdiğim,

Sana benzeyen insan suretlerinden, günaydın.

Ten kokularından, gülüşlerden, günaydın.

Yokluğunla dolu ama seninle yoğrulmuş bir ömürden,

Yalnız sana ait olan bir kalpten kocaman bir günaydın…

Günaydın sevdiğim…

29.11.2011

Sonraki sayfa