Aralık 13, 2011

“Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Gölge Oyunları”

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , , , , , , , , , 11:06 pm tarafından fundasen

Bu sabahın en güzel aktivitesi “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Gölge Oyunları”nı izlemekti sanırım. Baştan sona nefes kesici bir aksiyonun hakim olduğu film sizi ilk sahneden son sahneye kadar maceradan maceraya sürüklüyor. Filmde kullanılan özel efektlerin ise çok başarılı olduğunu söylemeden geçmek filme haksızlık olur. Filmin müziklerini ise ilk filmde olduğu gibi yine Hans Zimmer’ın ve tek kelimeyle muhteşem.

“Dava yeniden açıldı…”

2009 yapımı “Sherlock Holmes”un kapanışındaki kışkırtıcı bu üç kelime sinemaseverlere gelecekte başka maceraların da olacağını vaat etmişti. Şimdi “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/ Gölge Oyunları” efsanevi dedektifi aksiyon yüklü bir gizemle geri getirerek bu vaadi gerçekleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda dünya çapında hit olan ilk filmin yıldızları ve yapımcılarını da tekrar bir araya getiriyor.

Öncelikle kimdir bu  “SHERLOCK HOLMES”  aslında hepinizin bildiği bu efsanevi karekter hakkında biraz bilgi vererek başlayayım.

Arthur Conan Doyle’un yarattığı hayalî dedektif 06 Ocak 1854′de Londra’da doğmuştur. İlk hikâyesi olan Kızıl Soruşturma 1887 yılında gazetede basılmaya başlanmıştır. Sherlock Holmes, dedektif kahramanlar içerisinde belki de en meşhur olanıdır. Olayları gözlem yoluyla çözmesi ile ünlüdür. Tümdengelim yöntemini çok iyi kullanmaktadır, sorduğu soruların cevaplarının birbiriyle tutarlı bir bütün oluşturmasına dikkat eder, yani yöntemindeki fark, ipuçlarını bir araya getirip bir çözüm bulmak yerine, elindeki ipuçlarından anlamlı bir bütüne ulaşmaya çalışmaktır; bunun yanı sıra kendi kendine yaptığı laboratuar araştırmaları sonucunda elde ettiği bilgileri tekil olaylara uygular ve sigara izmaritlerinden, el yazılarından, ayak izlerinden ve her türlü bilgi kırıntısından sonuca ulaşır. Yazar Doyle, Holmes karakterini yaratırken dönemin ünlü doktorlarından ProfesörJoseph Bell’i kendisine örnek almıştır. Aslında var olmayan bu detektifin kitaplarda her zaman adresi olarak gösterilen ve bugün müze olan evi İngiltere’de Baker Sokak 221B’dedir. Holmes, kendi dönemi için oldukça bohem bir adamdır, garip zevkleri de vardır ve aynı zamanda bipolar kişiliğe sahiptir. Morfin ve kokain kullanır ve bunları evdeki garip yerlere koyar, usta bir eskrimcidir, çok iyi keman çalar, Irene Adler dışında takdir ettiği veya hayatına giren bir kadın yoktur. Yunanlı Tercüman Hikayesinde, Holmes’ün bir ağabeyi olduğu ortaya çıkar. Mycroft’un, İngiltere Hükümetinde oldukça özel bir görevi bulunur. Kardeşinin tanımıyla, kendisininkinden de üstün gözlem yetenekleri olan Mycroft, hükümetin tüm çıkarımlarını analiz ederek en uygun hamleyi belirten bir “bilgi bankası” görevi görür. Mycroft Holmes, Ian Fleming’in karakteri olan James Bond’un gizli patronu “M” olduğu da söylenir. Holmes oldukça kibirli bir adamdır ancak Dr. Watson’a yaklaşımı herkesten farklıdır. Daha ayrıntılı ve detaylı bilgiyi http://tr.wikipedia.org/wiki/Sherlock_Holmes bu adresten bulabilirsiniz.

“Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları”yla Robert Downey Jr. Dünyanın en ünlü dedektifi Sherlock Holmes, Jude Law ise onun dostu ve meslektaşı Dr. Watson rolüyle bir kez daha karşımızda.

Filmin kısaca öyküsü şöyle Sherlock Holmes daima odadaki en zeki kişi olmuştur…şimdiye dek. Artık yeni bir suç dehası vardır: Profesör James Moriarty (Jared Harris). Moriarty hem zeka anlamda Holmes’un dengidir, hem de kötülük yapma eğilimi ve vicdandan tamamen yoksun oluşu ünlü dedektif karşısında ona avantaj sağlayabilmektedir. Kitaplarından da hatırlayacağınız üzere Moriarty Holmes’un aslında en ezeli düşmanı ve rakibidir.

Dünyanın dört bir yanında, manşetlerde şöyle haberler görülür: Hintli dev pamuk tüccarı bir skandalla çöküşe geçti; Çinli bir afyon tacirinin aşırı dozdan öldüğü sanılıyor; Strasbourg ve Viyana’da bombalama olayları; Amerikan çelik fabrikatörünün ölümü… Görünürde tesadüfi bu olayların arasındaki bağı kimse göremez, oysa, bu ölüm ve yıkımlar arasındaki kasıtlı örümcek ağını büyük Sherlock Holmes sezmiştir. Bu ağın tam ortasındaki örümcek ise tuhaf bir sinsiliği olan Moriarty’dir.

Holmes’un Moriarty’nin komplolarıyla ilgili soruşturması daha da tehlikeli bir hâl alır çünkü Watson’la birlikte Londra’dan ayrılıp Fransa, Almanya ve son olarak da İsviçre’ye gitmesi gerekir. Ama kurnaz Moriarty her zaman bir adım öndedir ve meşum planını hayata geçirmeye tehlikeli biçimde yaklaşmaktadır. Eğer başarılı olursa, muazzam bir servet ve güce kavuşmakla kalmayıp, tarihin akışını da değiştirecektir.

“Sherlock Holmes Gölge Oyunları” çağdaş sinemaseverleri Moriarty’nin yanı sıra, orijinal hikayelerin hayranlarının yakından tanıdığı bir başka karakterle daha tanıştırıyor: Sherlock’un çok daha nazik ağabeyi Mycroft Holmes’u (Stephen Fry). Rachel McAdams’ın canlandırdığı Irene Adler ise yine Sherlock’u baştan çıkarmaya ve ona işkence etmeye devam ediyor. Bu arada çekişmeye yeni bir kadın daha katılıyor. İsveçli aktris Noomi Rapace’ın canlandırdığı, Sim adındaki bir çingene.

Film bize bir yandan da 19. yüzyılda siyasi, ekonomik ve özellikle de endüstriyel açıdan olup bitenleri.Askeri sanayi tesislerini, daha büyük ve daha güçlü silahları ve daha etkin savaş hâlini gördüğümüz modern çağın başlangıcını da anlatıyor.

Sinemacı Guy Ritchie hızla hit olan “Sherlock Holmes”dan sonra devam filmi “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Gölge Oyunları”nın da yönetmen koltuğuna oturdu. Film aynı zamanda yapımcılar Joel Silver, Lionel Wigram, Susan Downey ve Dan Lin’i de tekrar bir araya getirdi. Filmin yönetici yapımcılığını ise Bruce Berman ve Steve Clark-Hall gerçekleştirdi.

İsveç yapımı “The Girl with the Dragon Tattoo”yla uluslararası başarı kazanan İsveçli aktris  Noomi Rapace, aktris  bu filmde ilk kez İngilizce konuşuyor. Jared Harris (TV dizisi “Mad Men”, “The Curious Case of Benjamin Button”) filmde kötü şöhretli Profesör Moriarty’yi canlandırıyor. Stephen Fry (“Alice in Wonderland”, “Harry Potter and the Goblet of Fire”) ise, Sherlock’un son derece eksantrik ağabeyi Mycroft Holmes rolünü üstleniyor.

Oyuncu kadrosunda ilk filmden Irene Adler rolünde Rachel McAdams; Watson’ın çiçeği burnunda eşi Mary Morstan rolünde Kelly Reilly; Müfettiş Lestrade rolünde Eddie Marsan; ve Holmes’un uzun zamandır acı çeken ev sahibesi Mrs. Hudson rolünde Geraldine James yer alıyor.

Ritchie’nin bu tekrar filmi için kamera arkasında tekrar bir araya geldiği ekibi ise şöyle: Görüntü yönetmeni Philippe Rousselot, yapım tasarımcısı Sarah Greenwood, kurgu ustası James Herbert, kostüm tasarımcısı Jenny Beavan ve besteci Hans Zimmer.

Robert Downey Jr.’ın “Sherlock Holmes”da yarattığı Holmes karakteri geleneklere aykırıydı. Dedektifle özdeşleşmiş olan klasik avcı şapkasının, kıvrımlı piponun ve şatafatlı İngiliz nezaketinin yerini, fiziksel becerisi olağanüstü zekasına ve olağandışı algı yeteneğine denk, sokak yaşamını bilen, yumruk yumruğa dövüşmeye hazır bir adam almıştı.

Ritchie bu konuda, “İlk filmin en önemli şeylerinden biri, karakteri, çoğu kişinin beklediği, deyim yerindeyse, toz tutmuş imajından uzaklaştırmaktı. Conan Doyle’ın özgün yaratımına sadık kalmakla birlikte, Holmes’un akıl ve zekasının yanında fizikselliğini de göstermek istedik. Robert tüm bunları sağlamakla kalmadı, denkleme daha da fazlasını kattı. Role büyük katkı sağlayan pek çok küçük ayrıntı vardı. Şimdi başka birisini Sherlock Holmes olarak hayal etmeyi imkansız buluyorum” diyor.

Holmes ve Watson arasında ki ilişkide cidden muhteşem.

Yapımcı Joel Silver bu konuda şöyle söylüyor: “Holmes ve Watson rolünde Robert ile Jude arasındaki dinamikte bir tür sihir vardı ve bu film söz konusu sihri daha üst düzeye taşımamıza imkan verdi. İlk filmde, izleyicilere karakterlerin özelliklerini tanıyacak zamanı vermemiz gerekiyordu. Bu filme gelindiğinde ise, zemini zaten oluşturmuştuk. Dolayısıyla, daha büyük, daha eğlenceli ve kelimenin her anlamıyla daha şiddetli bir aksiyona doğrudan giriş yapmamız mümkün oldu”.

Rousselot ve Guy Ritchie ilk filmde olduğu gibi yine Phantom adında yüksek hızlı dijital bir kamera kullandılar. Böylece, yönetmen aksiyonun hızını çeşitli şekillerde değiştirebildi. Ritchie, Phantom’u Holmes’un fiziksel kavgaya dönüşmek üzere olan şeyleri bir salisede aklından hesaplayışını gösteren ve “Holmes-vizyon” lakabı takılan şeyi yaratmakta kullandı. Bu kameranın yapabildiklerini yakından test etme imkanına sahip olmuş biri olarak. Filmde de son derece mükemmel bir şekilde kullanıldığını söyleyebilirim.

Yapımcılar senaryoyu yazmaları için karı-koca yazarlar Kieran ve Michele Mulroney’ye başvurdular. Özellikle Michele Mulroney, kaynak malzemeyi çok iyi biliyordu. Kendisi bu konuda şunu söylüyor: “İngiltere’de büyüdüm. Çocukken Sherlock Holmes kitaplarını okuduğumu ve Holmes’un beyninin tuhaf ve muhteşem işleyiş şekline hayran kaldığımı hatırlıyorum. Özgün hikayeleri tekrar okuyup, Arthur Conan Doyle’ın gizemlerindeki yaratıcılığa ve giriftliğe hâlâ hayret ettiğimi görmek büyük bir keyifti”.

Aslında, Sherlock Holmes’un gerçek meraklıları, yapımcıların diyaloglara Conan Doyle’ın bazı ifadelerini katarak yazara saygılarını gösterdiklerini de fark edeceklerdir.

Maceranın uluslararası boyutu yapım ekibi için hem fırsatları hem de zorlukları beraberinde getirdi. Bunların başında da filmin neredeyse tamamının Birleşik Krallık’ta çekilmiş olması geliyordu.

19. yüzyıl İngiltere’sini yeniden yaratmak 21. yüzyıl teknolojisi kullanmayı gerektirdi. Görsel efektler amiri Chas Jarrett’ın başını çektiği görsel efektler ekibi, bir asrı aşkın sürelik değişimi ortadan kaldırmak için ikinci birim çekimleri ve yeşil perdeden yararlandı. Dan Lin bu konuda, “Son görsel efekt teknolojileri sayesinde ağırlıklı olarak Londra ve çevresinde çekim yaparken, Avrupa’nın diğer yerlerinin fonlarından yararlanmamız mümkün oldu” diyor.

Greenwich bölgesi hem İngiltere hem de Fransa’daki kesitler için kullanıldı. Bunların arasında, filmin başında Sherlock Holmes’un kılık değiştirerek Irene Adler’ı takip ettiği Londra caddelerindeki sahneler de bulunuyordu. Greenwich daha sonra Paris Opera Evi’nin dışındaki sahnelerin dış çekiminde de kullanıldı.

Londra’daki Richmond Park, Holmes ve Watson’ın Sim’i bulmak için gittikleri çingene kampı olarak kullanıldı. Sim erkek kardeşi Rene’yi bulmak için Holmes ve Watson’la birlikte hareket etmeye başlayınca yolları önce Paris’e uzanıyor. O dönemde yeni inşa edilmiş bir mimari harikası olan Eyfel Kulesi’nin gölgesindeki bir kafe şehrin hemen dışındaki Hampton Court’ta inşa edildi.

Moriarty’nin yıkım çemberi genişleyince, Holmes, Watson ve Sim at sırtında Fransa’dan Almanya’ya geçmek zorunda kalırlar. Bu sekans Galler’in güzel manzaralı dağlarında çekildi.

İngiltere’nin tarihi Chatham Tersanesi, Alman Meinhard Mühimmat Fabrikası’nın yerine kullanıldı. Burada muazzam boyutta modern savaş teçhizatlarını görüyoruz ve Holmes da düşmanının acımasızlığını birinci elden öğreniyor.

Aksiyon, acımasız bir şekilde, Holmes ve Moriarty’yi İsviçre Alpleri’nde Reichenbach Şelalesi’ne bakan görkemli bir villada yazgısal bir karşılaşmaya sürükler. Greenwood’un tasarladığı göz kamaştırıcı manzara Jarrett’ın Görsel Efektler ekibi tarafından hayata geçirildi. Downey bu konuda, “Bence Conan Doyle da tam böyle bir şey isterdi. Bundan gurur duyuyorum. Burasının hem heybetli hem de dehşet verici, nefes kesen bir doğası var. Bu iki güçlü düşmanın ilk ve son olarak karşı karşıya gelmesi için çok uygun bir uçurum”.

Hikayenin uluslararası boyutu, ilk film olan ‘Sherlock Holmes’’un müziklerini de yapan Hans Zimmer’ın müziğine de yansıdı. Zimmer, “Elbette ‘Sherlock Holmes’ temasına da yer verdik ama bu daha büyük, daha epik bir filmdi ve bu fikri müziğe de uyarlamak istedik” diyor.

Besteci, Moriarty için yeni bir süit yazdı ve ayrıca Sim’in çingene kültürü ruhunu da müziğe katmak istedi. Zimmer bu amaçla Slovakya’daki Roman yerleşimlerine gitti. Burada, “inanılmaz müzisyenler” keşfettiğini aktaran besteci, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kendimize birkaç müzik grubu bulduk ve onları bir otobüsle Viyana’ya getirdik. Burada küçük bir kayıt stüdyosuna girdik ve müzik yapmaya başladık. İşin ilginç yanı, ben Roman dili konuşmuyorum, onlar da Almanca ve İngilizce bilmiyorlar, ama beraberce oturduğumuzda konuştuğumuz dil hakkında hiçbir soru işareti yoktu”.

Warner Bros. Pictures, Village Roadshow Pictures işbirliğiyle, bir Silver Pictures ve Wigram Productions ortak yapımı olan film 16 Aralıkta Vizyona giriyor. Şimdiden biletinizi ayırtın çünkü film muhteşem olmuş.

Kasım 24, 2011

Dedemin İnsanları-Yaşanmış bir hikâyenin, yaşamayan insanlarına…

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , 5:21 am tarafından fundasen

Bir Çağan Irmak klasiği ile daha karşı karşıyayız. Çağan’ın sinema dilini çok seviyorum o insanı ta en başından yakalayıveren halini. Hikâyeyi anlatmaktaki ustalığını, duygusallığını, müzik seçimini ve o müzikleri filmlerinde ustalıkla kullanışını çok seviyorum.

Bu filmi dedesi Mehmet bey’e ithaf ederek gerçek bir hayat öyküsünden yola çıkmış. Filmi izlerken daha önce izlediğim sevgili arkadaşım Murat Ünal’ın 2009 yılında ödül almış belgeseli Bin Kederle Düştüler Yola: Adı Mübadeleden sahneler geldi sık sık gözümün önüne. Zorla topraklarından ayrılan insanların hiç bitmeyen yuva ve geride bıraktıklarına duydukları özlemi ve asla bir yere ait olamama duygusunun çaresizliğini hissettim. Mübadeleye, öteki olmaya, nereye gidersen git bir yere ait olamamaya, iki yakaya, çok sayıdaki azınlığa, ihtilallere bir defa daha, ama bu kez farklı bir yerden bakıyorsunuz.

Üç şekerli olmanın aslında nede keyifli bir şey olabileceğini fark ettim. Ege insanının o sıcacık halini, komşuluğu, dostluğu, insanlığı ve özlediğimiz ama neyi özlediğimizi dahi unuttuğumuz pek çok şeyi hatırladım.

Yıllar önce Makedonya’ya yaptığım bir ziyaret esnasında tanıştığım kerem geldi gözlerimin önüne. Türkçe konuştuğumuzu duyduğunda dükkânını kilitleyip o gün bize Üsküp’ü gezdirmişti. Sözleri kulaklarımda çınladı yeniden. “Ya ablacım kapalı çarşıya geldiğimde bana gavur kerem diyorlar çok ağırıma gidiyor. Ben Türk’üm demişti.”

Siyasi oyunlara alet edilip köklerinden koparılan, denizin iki yakasının güzel insanlarının hüzünlü ve bir o kadarda güzel anlatılmış hikayesini izlerken eminim benim kadar keyif alacaksınız.

“Bizim buralarda zaten kim azcık üç şekerli değil ki” :D

Filmin konusu kısaca şöyle,

DEDEMİN İNSANLARI, küçük bir kasabada yaşayan on yaşındaki Ozan (Durukan Çelikkaya) ve dedesinin (Çetin Tekindor) hikâyesi aracılığıyla, bir ailenin ve bir ülkenin geçirdiği büyük değişimi anlatıyor.

Ozan, Ege’de küçük bir sahil kasabasında yaşayan 10 yaşında bir çocuktur. Girit göçmeni dedesi Mehmet Bey nedeniyle arkadaşları onunla “gavur” diye alay etmektedir. Yalnız kalmaktan korkan Ozan, başta dedesi olmak üzere ailesine kızar. “Biz Türk’üz” diyerek onlara kafa tutar.

Ozan’ın dedesi Mehmet Bey, kasaba eşrafından saygın bir adamdır. Kasaba halkına kol kanat gerer, sorunlarıyla ilgilenip onlara yardım eder. Hoşgörüsüyle bilinen Mehmet Bey, torununun bu durumundan dolayı üzülmekte ve endişe duymaktadır. Mehmet Bey, daha yedi yaşındayken, ailesi zorla topraklarından kopartılmış, mübadeleyle Girit’ten göçmüşlerdir. Mehmet Bey’in en büyük arzusu, ölmeden evvel doğduğu toprakları görebilmektir. Bu özlemle sık sık içinde mektuplar olan şişeleri Ege’nin mavi sularına bırakmaktadır.

Filmin kronolojik öyküsü 1979 yılı yazı başlıyor, 1980 darbesi sonrasına uzanıyor.  1994 yılında sonlanıyor. 1923 yılında yaşanan göç, dedenin ailesi ile Girit’ten ayrılışı ve İzmir limanına varışları, geri dönüşlerle aktarılıyor. Bir de 1974 yılına ait çok kısa bir geri dönüş sahnesi var. Dolayısıyla dört farklı döneme ait mekânlar kurmak gerekmiş.

1979–80 yılları Milas, Bodrum ve Söke çevresinde çekilmiş. Buralardaki mekânların bir ikisi dışındakiler tamamen yeniden donatılmış. Ailenin yaşadığı ev ve dedenin tuhafiye dükkânı “yapısal’’ müdahaleler yapılmış. Çarşıda bazı dükkânların cephelerinin değiştirilmesi, mekânlara uygun bazı mobilya ve aksesuarların üretilmesi,  sokaklarda döneme ait olmayan pek çok şeye –plastik pencereler, elektrik kutuları gibi-  müdahale edilmesi gerekmiş.  Plaj sahnesi içinse elde sadece bir koyda, boş bir alan bulunmuş. Orada görecekleriniz tamamen yeniden inşa edilmiş. Çok dar olan kumsala kum takviyesi dahi yapılmış.

1923 yılı göç sahneleri Gökçeada çekilmiş. Dedenin doğduğu ev için boş bir yapı, birkaç gün içinde iki farklı dönem için tasarlanmış.

Mübadiller için Anadolu’daki ilk durak olan karantina mekânı tasarımı için o dönemlere dair yoğun bir araştırma yapıldıktan sonra tasarım yapılmış. Bu tasarım yapılırken de en ince ayrıntıya kadar her şey düşünülmüş.

Most Production ve Ay Yapım’ın yapımcısı olduğu, Çetin Tekindor, Hümeyra, Zafer Algöz, Yiğit Özşener, Gökçe Bahadır, Mert Fırat, Ezgi Mola, Mehmet Ali Kaptanlar, Sacide Taşaner, Ünal Silver, Ushan Çakır, Serkan Genç, Yiğit Arı ve Durukan Çelikkaya’nın rol aldığı DEDEMİN İNSANLARI, 25 Kasım’da tüm Türkiye’de vizyona girecek.

Şimdiden iyi seyirler dilerim…

 

 

 

Kasım 18, 2011

The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 1 (2011)

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , , , , , 6:22 am tarafından fundasen

Alacakaranlık Efsanesi’nin merakla beklenen bölümü, Oscar sahibi yönetmen Bill Condon’dan geliyor. Stephenie Meyer’ın inanılmaz hayal gücünün beyaz perdeye yansıması olan serinin dördüncü filminde yine Kristen Stewart, Robert Pattinson ve Taylor Lautner başroldeler.

Bill Condon bu filmle nihayet karakterle özdeşleşmemi sağladı. Serinin daha önceki filmlerinde hissettiğim bir türlü filme konsantre olamama ve ayrılık hissi bu defa kesinlikle yoktu. Film bir anda size içine alıvermeyi başarıyor.

Filmin konusuna kısaca gelirsek; Bella ve Edward evlenirler, fakat balayları Bella’nın hamile olduğunu fark etmesiyle yarıda kesilir. Bella’nın hamileliği hızla ilerlemektedir ve bu da onu güçsüz bırakmaktadır. Edward, Bella’nın hayatını kurtarmak için ne yapması gerektiğini biliyordur ve zor da olsa bu kararı vermesi gerekecektir.  Bu bölümde Bella (Kristen Stewart) ve Edward (Robert Pattinson) ile tüm sevdikleri, gösterişli düğünleri, geçirdikleri romantik balayı ve çalkantılı bir hal alan bebeklerinin doğumunun  getirdiği zincirleme sonuçlarla yüzleşmek durumunda kalırlar.  Tüm bunlar Jacob Black (Taylor Lautner) için de beklenmedik ve şok edici bir gelişme olacaktır.

Şafak vakti gerçek bir romantizme sahip ve oyuncuları da bu defa gerçekten filmin hakkını vermişler diyebilirim. Diğer serileriyle kıyaslandığında kesinlikle daha iyi bir oyunculuk izleyeceksiniz. Filmin müzikleri de baştan sona çok başarılı.

 

Twilight serisinin tamamındaki görsellik beni oldum olası etkilemiştir zaten fakat bu filmde en üst seviyeye çıktığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Bella’nın düğünü ile ilgili endişelerinin tasvir edildiği rüyası ve doğum sahnesi çok başarılıydı. Düğün sahnesinde, korkuyu ve endişeyi gerçekten hissediyor ve doğum sahnesinde ki çaresizlik duygusuyla da içinizden “Allah aşkına lanet Carlisle nerde” diye çığlık atıyorsunuz. Kafanızdaki vampir imajını yerle bir eden Edward “Renesmee, değişen bir kalp” dediği anda ise duygusallık da son noktayı yakalıyorsunuz.

Hem ustaca yapılan karakter özdeşleşmesi hem de görsel sahnelerin zenginliği yönünden filmin tamamında Bill Condon farkı açıkça hissediliyor.

 

Bu kadar iyi eleştiriden sonra gözüme batanlara gelelim. Bu kitap gerçekten iki film olmalı mıydı? O kadar çok öpüşme sahnesi var ki. Bu durmadan yenileyen sahneler filmi biraz gereksiz uzatmış bence. Fakat ikinci bölümü olarak yapılacak filminde hakkını vermek ve gişede daha çok kazanmak adına kabul edilebilir diye düşünüyorum. Sevişme ve öpüşme sahneleri epeyce uzun anlayacağınız. +13 bu sahneler yüzünden mi yoksa filmde bolca kullanılan kanlı sahneler yüzünden mi açıkçası ikilemde kaldım.

Yönetmen filmdeki duygusallığa öylesine yoğunlaşmış ki kurt adamlarla vampirler arasında yaşanan gerilimde, taşları bir türlü yerine oturtamamış. Açıkçası bu sahneler bana biraz yapmacık geldi. Zorlama gerilim olmuş ve bunu da açıkça hissediyorsunuz.

Bunlara rağmen, film serinin diğer filmlerine göre oldukça başarılı, bir o kadar da duygusal ve fanlarını çok mutlu edecek gibi görünüyor.

Read more: http://www.otekisinema.com/the-twilight-saga-breaking-dawn-part-1-2011/#ixzz1e51FVz7l

Ekim 23, 2011

Ve Beyazperde Yine, Yeni, Yeniden Karşımızda…

Yazı kategorisi: film yorumları, sosyal medya tagged , , , , , , , , , , 12:04 am tarafından fundasen

19 Ekim 2011 Çarşamba akşamı Nişantaşı City Life sinemalarında düzenlenen etkinlik ile resmi açılışı gerçekleştirilen beyazperde.com’un yeni yüzünün tanıtım gecesinde bizlerde oradaydık. Sitenin yenilenen yüzünün mimarlarıyla tanışmak, sevgili yazar dostlarımızla böyle bir gecede buluşmak ve ardından usta yönetmen Steven Andrew Soderbergh’in Salgın filmini izlemek gerçekten çok eğlenceli ve keyifliydi. Geceye katılan Ömür Gedik, Ferhat Göçer, Sevtap Parman, Erol Tezeren gibi ünlü isimlerle de gece cidden hit yaptı. Eskisine kıyasla sitenin yeni yüzü cidden oldukça etkileyici olmuş. Yeniliklerini böyle bir geceyle tanıtma fikri ve gecenin başarısı ise tartımasız ses getirecektir.

Peki beyazperde.com’da neler yeni ?

• HD kalitesinde ve 16/9 boyutlarında tam ekran izlenebilen video penceresi sayesinde, fragmanların dışında, filmle ilgili röportajlar ve çekim notları da kullanıcılarla buluşuyor.

• Özel dosyalar ve haberler bölümü sayesinde sinema dünyasından en güncel bilgilere erişilebiliyor.

• Sitedeki tüm videolar, başka site ve bloglara da kolayca eklenebiliyor.

• Facebook hesabı ile de üye olunabilen Beyazperde.com’da, kullanıcılar filmleri puanlayabiliyor, yorum yapabiliyor ve sosyal ağ profillerinde paylaşabiliyor. Kullanıcılar, sevdikleri filmlere ait basın yorumlarına tek bir sayfadan ulaşılabiliyor.

• Beyazperde.com, zenginleşen sinema bölümünün yanı sıra yerli ve yabancı yapımlardan oluşan oldukça geniş bir dizi arşivini de, güncellenen bütün özelliklerle birlikte bünyesine katıyor.

• RSS özelliği sayesinde en son gelişmelerden anında haber alınabiliyor. Fragmanlar ve videolar podcast üzerinden izlenebiliyor.

• Sanatçı sayfaları sayesinde hayranı olunan oyuncuların yüksek çözünürlüklü fotoğraflarına, oynadıkları filmlere, hayran ve basın yorumlarına anında ulaşılabiliyor.

• Gelişmiş interaktif reklam formatları sayesinde filmde yer alan sahnelerin, site üzerinde değişik şekillerde yer alması sağlanabiliyor

Bununla birlikte daha pek çok yenilik beyazperde.com’da sizlerle buluşuyor. Yepyeni yüzüyle bizlere daha keyifli bir site sundukları için bütün beyazperde.com ailesini tebrik ediyorum.

Gelelim bu güzel gecede izlediğimiz Salgın filmine.

Film usta yönetmen Steven Andrew Soderbergh’in elinden çıkmış ve oldukça zengin bir oyuncu kadrosuna sahip Matt Damon Gwyneth Paltrow, Laurence Fishburne, Jude Law, Marion Cotillard, Kate Winslet baş rolleri paylaşıyorlar. Gribe benzer bir mikrobun son derece hızlı yayılması ve bir o kadar da ölümcül olması daha ilk sahnelerde sizi şok ediyor. Bu usta kadrodan sıradan bir oyunculuk beklemek zaten saçma olurdu. Konu her ne kadar bildiğimiz türden bir salgın olsada muhteşem oyunculuklar, birbirleriyle kesişen hayatlar, insanın doğa karşısında düştüğü acizlik, toplumun hayatta kalma sürecindeki yozlaşması ve bir blog yazarının sisteme ragmen sistemin karşısında neler yapabileceginin bu kadar güzel bir kurgu içerisinde anlatılması bakımından oldukça başarılıydı. Zaman zaman düşen temposuna ragmen Salgın filmi oldukça başarılı bir yapım olmuş.

Böyle güzel bir gece için Beyazperde ailesine ve sevgili dostum Berna’ya teşekkürler.

Şubat 1, 2011

Denizin buz gibi sularından gelen film

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , , , 7:35 am tarafından fundasen

Yönetmenliğini Cenk Özakıncı’nın, senaryosunu Alper Erze’nin yaptığı Günah Keçisi filminin başrolünde zihinlerde hala yaptığı porno filmlerle yer alan Şahin K. oynuyor.

Şahin K’nın yanında yer alan bomba isimler Nuri Alço ve Coşkun Göğen’le (Tecavüzcü Coşkun) muhteşem üçlü kurulmuş bulunuyor. Bu kadroya eşlik eden Sevtap Parman’ın yanı sıra filmde Ali Desidero ve Turgay Tanülkü de var. Ayrıca filmin ilgi çekici yönlerinden biri de filmde Uluslararası Gayler ve Lezbiyenler Birliği (ILGA) Başkanı Kürşat Kahramanoğlu’nun da rol alıyor olması.

Pornografik yeraltı kültürünün en popüler temsilcisi Şahin K’nın ilk sinema filmi, bana göre sırf gişe telaşıyla yapılmış komedi diye yapılıp bize yutturulmaya çalışılan pek çok filmden daha iyi olmuş. Çekimlerine 16 Ekim 2010 da başlanan film 21 Ocak itibarı ile Medyavizyon Film dağıtımıyla Medya Mühendisi tarafından vizyona çıkarılıyor. Medya Mühendisi ekibinin ilk uzun metraj çalışması olan filmin çekimleri dijital kamera ve onun destekleyicisi yüksek çözünürlüklü Weisscam ile yapılmış. Türkiye de bir sinema filminde ilk kez kullanılan bu teknolojinin farkını filmde de hissedeceksiniz. Yalnız biraz abartılarak kullanılmış o ayrı. Filmin oldukça reklamı yapıldı ve bir kahkaha tufanı olarak lanse edildi. Peki, filmde gülecek misiniz? Evet, kesinlikle güleceksiniz.
Filmin, üslup ve dil yönünden eleştirisine gelecek olursak. Birkaç sahne hariç direk küfürden ziyade imalar ve ince espri unsurları vardı. Sokaktaki insanın her gün kullandığı türden yani. Sizi küfrederek güldürmeye uğraşmamışlar. Türk sinemasının unutulmaz isimleri Nuri Alço ve Coşkun Göğen’in yer aldığı sahnelerde gülmemeniz mümkün değil zaten. İnsan keşke filmde daha çok sahnede olsalarmış diyor.
Gelelim kısaca konusuna Almanya’daki şöhretli ve zengin fakat mutsuz hayatını arkasında bırakıp sade ve normal bir hayata kavuşma arzusundaki Şahin K, Bodruma kaçar ve kahramanımızın yeni maceraları bu güzel sahil kasabasında başlar. Bodrum halkına kendini sevdiren ve ticarete atılan Şahin K. kötü şöhreti yüzünden kaybettiği oğlu Caner’e de kavuşma arzusu için çabalarken aynı zamanda kasabanın sıkıntılarını da çözecek olan bir “Halk Kahramanı” haline gelir.

Tanınmadan huzurlu bir hayat sürmek isteyen Şahin K.’nın yaşantısı kendisini tanıyan yabancı turistler yüzünden tekrar hareketlenmeye başlar. Filmde sosyal ağların bir haberin yayılması konusundaki gücüne çok güzel vurgu yapılmış. Sosyal ağlar üzerinden Şahin K.nın Bodrum’da olduğu haberi kısa sürede duyurulur ve hayranları Bodrum’a akın etmeye başlar. Şahin K. her ne kadar düzenli hayata geçme yeminleri etse de peşini bırakmayan şöhreti onu yeni maceralara sürükleyecektir.

Şahin K. Filmde birazda kendisini aklamaya çalışıyor aslında. Toplumda oluşmuş ön yargıları yıkmaya çabalarken bir yandan da kendisini anlatmaya çalışıyor. İsmi de sanırım bu yüzden Günah Keçisi. Bazen Kötü bir olay olduğunda meydana gelen olayın sorumlusu olarak tek bir kişiyi gösteririz. Buna günah keçisi tabiri kullanılır. Peki, neden günah keçisi denmiştir. Hikaye kısaca şöyle, “İki keçi getirirmiş adak yerine köylüler her yıl. Birisine bütün günahlarını yüklerlermiş. Tüm günahları sahiplenirmiş keçicik. Öteki keçi, pırıl pırıl, saf ve temiz.Ve… Saf ve temiz olan tanrıya adanır, kurban edilirmiş. Köyün tüm günahlarını yüklendiği için artık değil tanrıya adanmak, fakir fukaraya bile yedirilmeyecek kadar kirlenen “Günah Keçisi” de, çöle salınırmış, alsın günahları, gözden kaybetsin diye.

Şu gerçeği de unutmamak lazım gösteri dünyasında seks her zaman satar. Bunu çağrıştıran oyuncuların yer aldığı filmin gişe yapacağına eminim.

Şahin K’yı linç mi edelim yoksa bir şans mı verelim? Çünkü o kendisinin Günah Keçisi ilan edildiğini anlatmaya çalışıyor bizlere.

Mynet linki

Ocak 7, 2011

Yılın komedisi ‘Eyyvah Eyvah 2′ Kalkıp oynama ihtimalinize karşın hazırlıklı olun.

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , , , , , , , , , 8:20 am tarafından fundasen

BKM filmden Eyvah Eyvah 2 Cuma günü vizyona giriyor. İlk filmiyle de son derece başaralı gişe yapan Eyvah Eyvah 2 nin ilk filmin başarısını yakalayacağına eminim.
Son derece başarılı ve unutamadığımız projelerde karşımıza çıkan Hakan Algül yine oldukça başarılı bir işe imza atmış. Film sizi son derece hoş bir Trakya türküsüyle karşılıyor “Karaçalı”. Kalkıp oynama ihtimalinize karşın hazırlıklı olun.

Hem çekimlerin yapıldığı Geyikli’nin muhteşem doğası hem de yönetmenin yakaladığı kareler açısından da film oldukça zengin. Kahramanlarımız bıraktığımız yerdeler.

Birinci filmde ki İstanbul maceramızdan sonra kahramanımız Hüseyin Badem (Ata Demirer) babasını, gangsterlerden kaçırdığı şarkıcı Firuzan’ı(Demet Akbağ) ve terzi hemşerisi Ramiz’i de (Bican Günalan) yanına alarak geyikliye dönmüştür. Oyunculuğunu her zaman beğendiğim Ata Demirer’in yanında yer alan kadronun muhteşemliği ile film cidden keyif alınır hale geliyor. Türk tiyatrosunun mütevazı duayenlerinden Salih Kalyon Halil Dede rolüyle, yine aynı değerde oyunculuğuyla Tanju Tuncel Hatçe Nine olarak bizi Trakya insanının o inanılmaz sevecenliğiyle buluşturmayı çok iyi başarıyorlar. Firuzan rolündeki Demet Akbağ içinse söylenecek çok bir şey yok zaten. Gerçekleştirdiği her projede Türk halkının kalbini feth etmeyi uzun zaman önce başarmış bir oyuncu. Bu filmde de hem delikanlı, hem zeki hem de hazır cevap Firuzan karakteriyle izleyiciyi yakalamayı başarmış. Bu muhteşem kadroya eşlik eden Müjgan rolündeki Özge Borak’sa oldukça güzel bir iş çıkarmış. Kimsenin hakkı kalsın istemiyorum. Filmdeki oyunculuklar baştan sona çok iyi. Hiç kimse rolüne eğreti durmamış. Geyikli saz ekibi ise gerçekten muhteşem. Müjgan’ı kurtarma operasyonu esnasında yapılan acemice saklanma sahnelerini ise komedi filminin bir unsuru olarak değerlendirip göz ardı ediyorum.

Gelelim Filme, Hüseyin’in bütün derdi Müjgan’dır. Firuzan ablasından aldığı yüzüğü, güzel bir kalem kutusuna koyduktan sonra geriye bir tek Müjgan’a açılmak kalmıştır. Kasabaya yeni atanan doktor ilk başlarda kahramanımızı çok üzse de; rakı sofrasında öğrenilen gerçeklerden sonra bizimki oldukça pişman olur. Sevdiği kızın anne ve babasıyla ilk karşılaşma oldukça talihsiz bir tesadüfle gerçekleşir. Ondan sonra da olaylar çorap söküğü gibi gelişir. Eski bir asker olan baba durumu anlayınca “Benim çalgıcıya verecek kızım yok” diyerek Müjgan’a da Hüseyin’e de resti çeker. Müjgan’ı görebilmek için çareler arayan Hüseyin sevdiği kızın kaçırılışına tanık olup peşine düşer. Ondan sonraki olaylar zinciri ise tam bir komedi. Filmin sonunda Firuzan’ın da hak ettiği şöhreti yakalaması ise izleyicinin yüzünü gülümsetmeye yetiyor.Hüseyin Badem ile Müjgan’ın sevgisi filmin bazı yerlerinde sizi ağlatacak buna da hazırlıklı olun.

Hem doyasıya güldüren hem de bazı sahnelerinde gözyaşlarınızı tutamayacağınız harika bir film olmuş. Bu filmi son zamanlarda yapılan yerli yapım komedi filmleriyle kıyaslamayacağım çünkü kıyaslamaya kalkmak bile bu emeğe haksızlık olur.

Basit ama temposu hiç düşmeyen senaryosu ile sıcacık, içten görmeyi özlediğimiz yurdum insanını filmin her karesinde her karakterde görebilirsiniz. Tüm ekibin ellerine sağlık diyorum.

Şubat 11, 2010

Recep İvedik 3

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , 1:36 am tarafından fundasen

Recep İvedik 2 ye rağmen ben hep savunmaya çalıştım Recep İvedik’i. İlla sanatsal bakmamak lazım dedim. Halkın beklentisi farklı olabilir dedim. Bazen de insanlar kafasını boşaltmak sadece eğlenmek için sinemaya gider dedim. Hep iyi bir şeyler söylemeye çalıştım anlayacağınız ve biraz abartılmışta olsa halkın içinden bir karakterdi bu da dedim. Sokaklara baktığımızda pek çok Recep görebiliriz dedim ama buraya kadar. Recep İvedik 3 de en çok kızdığım şey sevgili Şahan’ın insanları aptal yerine koyması. Yukarıda bahsettiğim beklentilerle dahi sinemaya gitseniz bir emek görmek istersiniz. Birazcık oyunculuk, çok iyi olmasa da bir hikaye beklersiniz ve gülmek için gidiyorsanız cidden gülmek istersiniz. Recep İvedik 3 bu beklentilerinize karşılık verecek mi peki? Maalesef hayır diyorum. Şimdi Recep İvedik’lere şöyle bir göz atalım. İlk filmdeki içimizden biri addettiğimiz yurdum insanının biraz abartılı bir tablosu vardı. Kendisiyle ilk kez karşılaştık. Kimimiz onu çok sevdi kimimiz nefret etti. Çocuksu saflığını sevdi kimilerimiz. Ben kendi adıma söylüyorum bazen yuh artık bu kadarda abartılmaz desem de bazı sahnelerine kahkahalarla güldüm. Recep İvedik 2 de ilki kadar olmasa da beni güldürmeyi başarmıştı. Ama Recep İvedik 3 de resmen gülmek için kendimi zorladım desem yeri. Hatta bazı sahnelerde sıkıldım bile gereksiz uzatılmış, film doldurulmaya çalışılmış. Alelacele ve bir o kadarda özensiz yapılmış bir film. Oyuncu kadrosu diye bir şey yok zaten. Sanırım Şahan gelecek geliri kimse ile paylaşmak istemiyor. Ama bu ucuz tutum ve Türk insanını bu denli aptal yerine koymak onun da hazin sonunu hazırlayacaktır diye düşünüyorum. Lütfen şimdi 1-2-3 üncü filmlerin oyuncu kadrolarına bakalım

Recep İvedik 1

Oyuncu Kadrosu
Şahan Gökbakar, Hakan Bilgin, Fatma Toptaş, Tuluğ Çizgen, Nedim Doğan, Vural Buldu, Hakan Akın, İsmail Hakkı, Volkan Can

Recep İvedik 2

Oyuncu Kadrosu

Şahan Gökbakar, Efe Babacan, Gülsen Özbakan, Çağrı Büyüksayar, Metoı Louıs, Hıroshi Nakama, Fevzi Gökçe

Recep İvedik 3

Oyuncu Kadrosu

Şahan Gökbakar, Zeynep Çamcı, Deniz Bozkurt, Ayhan Işık, Mehmet Yumurtacı, Oktay Dener

Lütfen elinizi vicdanınıza koyun birkaç iyi ve bu işe yıllarını vermiş oyuncudan başka filmde oyuncu diye adlandırabileceğim kimse yok. Bir emek yok. Lütfen Şahan silkin ve kendine gel bu millet bu kadar aptal değil. Yahşi batıyı eleştirdiğim için de Cem Yılmaz’dan özür dilerim. Bu filmin yanında Yahşi Batı Oscar bile alır…

Ocak 23, 2010

9

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , , 6:38 am tarafından fundasen

Oscar’a aday oldu ama kazanamadı. 9 filmi yönetmen Shane Acker’ın ikinci filmi. Henüz çok yeni olmasına rağmen ikinci filminde gelecekte çok daha iyi işler yapacağını vaad eden bir yönetmen.  Aynı zaman da Yüzlüklerin Efendisi serisinde görsel uzman olarak çalıştı. Şuan da kendi filmlerini yazıp yöneten Shane Acker ünlü bilim kurgu filmi yapımcılarını da arkasına alarak belki de ilk ciddi filmini sinema severlere sunuyor.

Dokuz – 9 filminin konusu aslında çok basit. Makinelerin dünyayı ele geçirmesini anlatıyor ve bu konu bir çok film de kullanıldı. Fakat Dokuz – 9 filmini farklı kılan unsur dünyayı kurtarma görevinin 9 tane bez bebeğe verilmiş olması.

Filmin başında neolduğunu çok anlayamıyorsunuz. Fakat sonu çok güzel bağlanmış. Bence değişik ve ilginç bir yapım olmuş. Ha bu alanda yapılmış daha iyi filmler yok mu var elbette ama 9 da bunların arasından sıyrılıp çıkabilecek bir yapım olmuş. Ayrıca film görsel efektler yönündende çok zengin.

Ocak 22, 2010

Sherlock Holmes

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , 12:54 am tarafından fundasen

Dünya klasiklerinden biri olan Arthur Doyle’un ölümsüz eseri Sherlock Holmes yine yeni bir macerası ile beyaz perdeye aktarılıyor ve Warnerbros blogger özel gösterimiyle bu filmi izleme şansını elde ettiğimiz için ayrıca Warner Bros’a çok teşekkürler.

Ünlü yönetmen ve yapımcı  Guy Ritchie nin elinden çıkan Sherlock Holmes bu defa oldukça güçlü bir kadro ile hazırlanmış. Oyuncu kadrosunda son zamanlarda adından çok fazla söz ettiren ünlü oyuncu Robert Downey Jr. Ve  kızların hayran olduğu yakışıklı yıldız  Jude Law var.

Konusunda  ise fazla bir fark yok. Tema her zamanki gibi tam bir Sherlock Holmes klasiği ve değişen tek şey aksiyon ve filmin kalitesi. Son film teknolojisi ile bir klasik sanat eseri birleşince de ortaya izlemesi mükemmel bir film çıkıyor. Bugüne kadar gerek kitaplarında gerekse sinema filmlerinde haza iki beyefendi, soğuk tipler olarak resmedilen ikilimiz bu kez kısmen berduş, maceranın içine dalmaktan çekinmeyen, macerayı seven iki adam statüsünde. Bu da filme inanılmaz bir keyif ve hareket katmış. Bu ikili filmde yine kötülere karşı bir savaşa girişiyor ve ölümcül bir komployu engellemeye çalışıyorlar. Finali ise en kısa zamanda ikinci bir filmi müjdeler nitelikte.

Yapılmış en iyi Sherlock Holmes filmi olmaya aday bir yapım. Keyifle izleyeceğinize eminim.


Aralık 17, 2009

Neden AVATAR…

Yazı kategorisi: film yorumları tagged , , , , , , 11:30 pm tarafından fundasen

Oldum olası bilim kurgu filmleri sevmişimdir. Belki hayalci oluşumdan, belki içimdeki o küçük yaramazı hala saklayışımdan.

Aylardır bu filmi takip ediyor ve bekliyordum. Duyduklarım, söylenenler hep biraz abartılı gibi geliyordu. Yine işi abartıyorlar diyordum açıkçası, ta ki bu geceye kadar. Sinemada her zaman devrimler olmuştur. Sessiz sinemadan sesli filmlere geçerken, siyah beyaz karelerden rengarenk karelere geçerken hep bir devrim yaşanmıştır. Bu gece izlediğim filmde de bir devrime tanık oldum. Üç boyutlu muhteşem bir aksiyon.

Büyük bir heyecanla koltuklarımıza oturup gözlüklerimizi taktık. Hemen bir tavsiye cidden iyi bir sinemada izlenmesi gereken bir film. Üç boyutlu gözlüklerinizi de film başlamadan mutlaka güzelce temizleyin. Sonra nefes bile alacak vaktiniz olmayacağı için gözlük temizlemekle uğraşıp o arada filmi kaçırmayın. Ama bu film güzel bir üç boyut gözlüğü istiyor. Sinemalarda verilenler tuhaf şeyler.

Gelelim filme filmin başında gördüğümüz bacakları felçli ama son derece yakışıklı asker bizim kahramanımız. Cameron ilk sahnede seyircinin karakterle özdeşleşmesini hoppp yakalıyor. Hem yakışıklı hem de biraz çaresiz görünen bu askeri sevmemiz hiç de zor olmuyor. Hele Avatar teknolojisi sayesinde sonradan yapabildiklerini gördüğümüzde o artık bizim kahramanımız oluyor. Konu kısaca söyle, hikaye 22. yüzyılda, Pandora adlı bir uyduda geçer. Bir gaz devinin yörüngesinde dönen Pandora, üç metre uzunluğunda, mavi insansı görünümlü, kabile kültürünü benimsemiş, saldırıya uğramadıkları sürece barışçıl olan Na’vi halkına ev sahipliği yapmaktadır. İnsanlar, Pandora’nın havasını soluyamadıkları için, akıl bağlantısı aracılığıyla kontrol edilebilen insan ve Na’vi karışımı Avatarlar üretirler. Kahramanımız Jake Sully (Sam Worthington), bir Avatar olarak görev yapan ikiz kardeşinin ölmesi sonucu aynı DNA yapısına sahip olduğu için onun Avatarını kullanmak üzere Pandora’ya getirilir ve bambaşka bir dünyanın içinde bulur kendini. Bir Na’vi prensesine aşık olan Jack, kendisini Pandora’yı gün geçtikçe tüketen kendi ırkı ile  Na’vi halkının arasındaki çatışmanın ortasında bulur. Bir klasik gibi görünen bu kısa hikâyeye sakın aldanmayın. “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.” Sözü de burada tam yerinde kullanılmış olacak sanırım. Çünkü Cameron yoğurdu cidden güzel yemiş. :) E be adam bu kadar ayrıntıyı nasıl hayal ettin sen nasıl bir insansın demek geliyor insanın içinden. Film sizi hayal bile edemeyeceğiniz bir dünya ya götürüyor. O orman, o orman yok mu hele gece olduğunda. Bu kadar muhteşem mekanları nasıl hayal etti, nasıl tasarladı cidden inanmak güç. Her karesinde sonuna kadar hissettiğiniz büyük bir emek var filmde.

Filmi daha fazla anlatmayayım . İzleyip görmek lazım.

Birazda yapım aşamasında ki sürçten bahsedeyim ki niçin Avatar sorusunun cevabı da olsun. Öncelikle bu filmin 14 yıl gibi bir mazisi olduğunu söyleyerek başlayayım. Cameron 14 yıl önce bu projesini hazırlamaya başlıyor ama o zaman ki teknoloji Cameron’un hayallerini gerçekleştirmeye yetmediği için erteliyor.

Filmdeki Navilerin gerçeğe olabildiğince yakın olması. Bu amaçla kullanılan The Volume adındaki kamera, oyuncuların mimiklerini çekip bilgisayara aktarıyor. Böylece Navilerin ifadeleri yüzde 95 oranında gerçek görünüyor. Filmin yüzde 60’ı gerçek, yüzde 40’ı bilgisayar yapımı sahnelerden oluşuyor. Film son teknoloji ürünü ve yüksek çözünürlüklü kameralarla çekildiği için aktörlerin suratlarının altındaki damarlar bile ilk kayıtlarda görülüyor. Ancak bunlar prodüksiyon sonrası atılıyor.

Ve olmaz bu kadar da denilen başka bir şeyde  Na’vi cinsinin kendi arasında konuştuğu yeni bir dil için California Üniversitesi Filologu Paul Frommer ile iki yıl boyunca araştırmalar yürütüyor. Frommel, ortaya hiçbir dile benzemeyen kendine has dil bilgisi kuralları olan yepyeni bir dil çıkarıyor. Cameron ayrıca, Pandora gezegenindeki ağaçların nasıl ışıldadığını göstermek için üç yıl boyunca hücre uzmanları ve bitki fizyologları ile çalışıyor. Sadece 37 aktörün rol aldığı filmdeki binlerce figüran ve diğer aktörler de bilgisayar efektleri ile yaratılıyor.

Bütçesi neredeyse 500 milyon dolara yaklaşan bir film. Usta ellerde ustalıkla çekilmiş muhteşem bir hikaye ve hayal gücü. Bir sinema devrimi. Teşekkürler Cameron…

Sinema ekolay’a da ayrıca kucak dolusu sevgiler onlar olmasa bu filmi herkezden önce izleyemezdim. Harika bir organizasyon du kahvemizi içtik, mısırımızı yedik. Muhteşem bir film izledik.

Sonraki sayfa

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 31 takipçiye katılın